19 Ocak 2009

ALLAH'A GİDEN YOL

Madde alemi beden gözü ile görülüp seyredildiği gibi, mânâ alemi de kalb gözü ile görülüp seyredilir. Allah'a giden yol da kalbden geçer. Kalb, bilinçli ve bilinçsiz bütün ruhsal olayların akıp gittiği varsayılan temsilî bir varlıktır. Varlığı simgeseldir.

Ruhun mahiyeti bilinmez. Yaratan tarafından ruh hakkında insanlara fazla bir bilgi verilmemiştir. İnsanların ruhla ilgili deneysel bilgi edinmelerine giden yollar da sanki kapatılmış gibidir. Ruhsal olaylar vücudumuzun en küçük hücrelerine, en önemsiz kas ve damarlarına kadar bizleri etkileyen çok karmaşık olaylardır. Ruhsal olaylar, deneysel yöntemlerle incelenip bilinebildiği halde, bizatihi ruhun mahiyeti hala bilmediğimiz bir konu olmaya devam etmektedir.

Niçin? Çünkü ruh ve mânâ alemine ait bilgiler, madde aleminin bilgi edinme yöntemleriyle elde edilemez de ondan... Bugün çağdaş bilimin bilgi edinme yöntemi olan "deney yöntemi" ancak, madde alemi üzerinde çalışır. Fakat mânâ alemi üzerinde çalışmaz.

Ne kadar iman, o kadar ihsan

Mânâ alemine ait bilgiler, mânâ aleminin kendi yöntemleriyle elde edilir. Aslında bu bilgiler elde edilmez, sezgi ve ilham yoluyla kişilere ihsan edilir. Bu ihsanın da şifresi, imandır. Herkes mânâ aleminden imanı kadar bilgilenir.

İman gözle görülmez, elle tutulmaz. İnsanların imanlarının derecesi, kendi nefislerinin arzu ve heveslerinden vazgeçip Rablerinin isteklerine tabi olmaları oranındadır. İnsan bu ilahi isteklere uya uya, bir zaman gelir, her şeyi Allahü Tealâ'nın nuru ile görmeye başlar. İşte mânâ alemine ait bilgiler de, bundan sonra o kişinin kalbine akmaya başlar. İnsan, Allahü Tealâ'nın bir yaşama sistemi olarak bizlere ihsan ettiği bu ilahi sistemi yaşadıkça, yani Rabbi'nin isteklerine tabi olup nefsinin heva ve arzularından uzaklaştıkça mânâ aleminin gerçekliklerinden o kadar çok şey öğrenir, o kadar çok şeyin gözlemcisi olur.

Pek değerli okuyucularım,

Mânâ alemine ulaşmak için kalbi çok iyi anlamak gerekir.

Kalb, bilinçli ve bilinçsiz bütün ruhsal olayların ortaya çıktığı yerdir.

Beş organdan gelen bütün duyumlar; bedenin şehvetleri olan bütün arzular; zekânın ürünleri olan bütün hükümler, keşifler; aklın ürünleri olan bütün olumlu olumsuz düşünceler, fikirler, kavramlar, görüşler, niyetler; nefsin arzu ve istekleri olan bütün duygu ve heyecanlar, öfkeler, gadaplar, korkular, kaygılar, kibirler, kinler, nefretler, kıskançlıklar, ihtiraslar; rahmani telkinler olan iman, ilham ve şeytani telkinler olan küfür, nifak ve vesveseler; belleğin malı olan anılar... Bunların hepsi kalbde ortaya çıkarlar.

Kalb, bütün ruhsal olayların gözüktüğü yer olduğu için, bazı yerlerde kalb ile ruhun aynı anlamda kullanıldığını görürsünüz. Gerçekte bunlar farklı şeylerdir.


Kalb, değişkendir

Kalb, çok değişkendir. Bir anı bir anına uymaz.

Zaman olur, vücutta cinsel hormonlar artar. Bütün kalbi şehevi arzu ve ihtiraslar kaplar.

Zaman olur, sevdiği şeyler engellenir. Kalbi öyle şiddetli öfke ve hiddet duyguları kaplar ki karşısındaki parçalayacak sanırsın.

Zaman olur. Sakinleşir. Kalbi bir mülâyemet ve yumuşaklık kaplar. Kalb merhamet duygularıyla dolar taşar.

Zaman olur. Birini sever. Gece gündüz sevdiğini düşünmeye başlar. Ve artık kişinin kalbinde sevdiğinin hayallerinden başka hiçbir şeye yer kalmaz.

Ve zaman olur, kalbi tutkular işgal eder. Kalb, mal, mevki, şeref sahibi olmanın hayalleriyle dolar taşar...

Fakat, değerli okuyucularım, kuşkusuz kalbin en mutmain olduğu an, Rabbini andığı ve O'na teslim olduğu andır.

Kalb, benliğin odak noktasıdır

Değerli okuyucularım, "Kalb, çok değişkendir" demiştim. Onun için kalbe çok iyi sahip olmak gerekir.

Kalb, benliğimizde oluşan bütün ruhsal olayların ortaya çıktığı yerdir. Bir bakıma kalb, benliğimizin odak noktasıdır. Çünkü kalb, bedenimizdeki her türlü olay ve etkinliğin de düzenleyicisidir. Bütün organlarımız, kalbimizin emrindedir. Kalbimiz, bütün işlerimizin yöneticisi, yönlendiricisidir.

Bir insanın davranışları tamamen kalbindeki duygu ve düşüncelere göre şekillenir. Belli bir zaman dilimi içinde kalbimizde hangi duygu ve düşünceler varsa, o zaman zarfında vücudumuzun bütün uzuvlarından o duygu ve düşüncelere uygun davranışlar ortaya çıkar. Dervişin fikri ne ise zikri o olur. Allah (c.c.)'a yakınlık da kalbde başlar.


Kalb, mânâ âlemine açılan penceredir

Kalb, bütün ruhsal olayların ortaya çıktığı yer olduğu gibi, aynı zamanda, mânâ alemine açılan bir penceredir.

Madde alemindeki olaylar, baş gözü ile gözlenir; madde alemine ait bilgiler, baş gözü görülüp algılanırlarken, ilahi alemdeki olaylar ancak kalb penceresinden kalb gözü ile gözlenir; ilahi aleme ait bilgiler ancak kalb gözü ile görülüp algılanır. Onun için kalb gözü kapalı olup baş gözü ile manevi bilgileri algılamaya çalışanlar onları göremezler ve yok sanırlar. Ne zaman ki insanın kalb gözü görmeye başlarsa o zaman manevi gerçekliklerin de farkına varmaya başlar.

İmansız bir kalb, ölü bir kalbdir. Mânâ gerçekliklerini görmez. Ne zaman ki kalbde önceki makalelerde sözünü ettiğimiz o zerre kadar imanın nuru parlamaya başlarsa, o zaman kalb de dirilir ve yavaş yavaş mânâ gerçekliklerinden haberdar olmaya başlar. Bu iman nuru arttıkça da mânâ alemine ait bilgilerin kalbe akışı hızlanır. Onun için mânâ aleminden bilgilenme, ancak kişinin bu imanı oranında olur.

Değerli okuyucularım,

Kalbi öldüren, kalb penceresini karartan ve insanın mânevi gerçeklikleri görmesine engel olan şey, aslında, nefsin bitip tükenmek bilmeyen arzu ve hevesleridir. Nasıl ki fırtınalı bir havada, havada uçuşan toz parçaları ve pislikler, evimizin penceresinin camları kirletiyor ve bizim dışarıyı net bir şekilde görmemizi engelliyorsa, kalbde de bu arzu ve hevesler, kalb penceresini kirletirler ve mânâ aleminin görülmesine engel olurlar. Tamamen nefsî isteklerle dolu olan, ve bunlara ait duygu, düşünce ve görüntülerle dolu olan bir kalb, nasıl Rabbini görüp hatırlayabilir ki.

Önce Allah'a giden yolları temizlemeli

Pek değerli okuyucularım, Allah'a giden yol kalbden geçer. Kalb dünya tamahları, nefsin bitip tükenmek bilmeyen ihtirasları, arzu ve hevesleriyle dolduğu zaman, artık bu yol kapanır ve Allahü Tealâ hatırlanmaz olur. Onun için bir kişi Rabbine yakın olmak istiyorsa önce kalbinden bu dünya sevgisini ve dünya ihtiraslarını çıkarmalıdır. Bu da tevbe, zikr, riyazet ve mücahede ile olur. Tevbe ederek yeniden Allahü Tealâ'ya dönüş, kalp penceresinin temizlenip tekrar manevi gerçekliklerin görülmeye başlanmasını sonucunu doğurur.

Tevbe, kalbin dirilişinde ilk adımdır. Tevbe pişmanlıktır. Kişinin nefsine uyarak işlediği günahların farkına varıp bunlara samimi olarak pişman olması, tevbe için yeter. Başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Ulu Allah, her kalbde olup biteni bilir ve her şeyden haberdardır.

ALLAH'A YAKINLIĞIN BAŞLANGICI (2)

Taklidî imandan tahkikî imana...

Pek sevgili okuyucularım,

"Kalbde bu iman nuru parlamaya başladıktan sonra kalbin kapıları, ilâhi bilgilere, ilâhi tavsiye ve öğütlere, ve ilâhi feyzlere açık bir hale gelir" demiştim.

Gerçekten de kişi, kalbinde bu iman nuru parlamaya başladıktan sonra Allah elçilerinin getirdiği ilahî bilgilere karşı daha bir arzulu olur. Önceden din ve din ile ilgili her şey onun için aslı astarı olmayan, insan muhayyilesinden uydurulmuş bir masal gibi geldiği halde, imandan sonra kişinin bakış açısı değişir. Kişi, bunların bir masal olmadığının, aksine uyulan her ilahî hükmün insanı hayra götüren çok önemli ilahî bir vasıta olduğunun farkına varmaya başlar. Bu da onu, bu konularda daha derin bilgi edinme ve sürekli bunları akıl ölçüsüne vurma gibi bir yeni sürece götürür.

Bu tahkiki iman aşamasıdır. Tahkiki iman, dinin verilerini araştırıp soruşturup akılla değerlendirerek Allahü Tealâ'nın işlerini yorumlamaya çalışma aşamasıdır ki kuşkusuz taklidî bir imandan daha iyidir. Bu aşamada insan, Rabbine, taklidi iman aşamasında olduğundan çok daha yakındır.

Tahkikî imandan hakikî (gerçek) imana

Ancak bir süre sonra, kişi, her şeyi akıl ile açıklayamadığının hemen farkına varacaktır. Çünkü akıl madde gerçeklikleriyle, yani maddeden alınan duyum, görüntü, hayal, fikir ve kavramlarla çalışan bir mekanizmadır. Halbuki mânâ gerçeklikleri, madde gerçekliklerinden tamamen farklıdır. Mânâ gerçekliklerini, maddenin gerçeklikleriyle anlamaya çalışmak, su buharını, bir buz kalıbını inceleyerek anlamaya benzer. Halbuki buz ve buhar, tamamen ayrı fazlarda olan şeylerdir. Ve bunların bağlı olduğu kanunlar tamamen farklıdır. Her faz, kendi kanunlarıyla incelenirse ancak doğru bilgiler elde edilebilir.

İşte iman sahibinin geldiği bu nokta, aklın iflas noktasıdır. Çünkü kişi bir yandan dinî gerçeklikleri doğrulayan bir çok olayla karşılaşmakta ve bunlar onun imanını ve Allah'a olan yakınlığını artırmakta, diğer taraftan da aklın almayacağı olaylar ortaya çıkmakta, bunlar da kişiyi şek ve şüpheye düşürmekte ve kafasında "acaba"lar hasıl olmaktadır.

İşte Allahü Tealâ'nın yardımıyla bu aklî tahkik aşaması aşılıp mana boyutuna geçildiği zaman kişinin kalbinde imanın gerçek yüzü ortaya çıkar. Kuşkusuz bu kolay olmaz. Bu boyuta geçmek için, çoğu zaman, mânâ ehli mürşid-i kâmil denilen yol göstericilerin yardımlarına ihtiyaç vardır. Ancak Allahü Tealâ dilediği kişilere, herhangi bir yardım almaksızın da bu boyutu nasip eder.

Bu aşamada mânâ gerçeklikleri, iman ehlinin muhayyilesinde daha duru ve net bir biçimde belirginleşmeye başlar. İman ehli o zaman artık mânâ gerçekliklerini de, tıpkı madde gerçekliklerinde olduğu gibi, net, duru, kuşkulara yer olmayacak şekilde görmeye başlar. İman ehlini geldiği bu son aşamaya şahadet, yani "olaya tanık olma" aşaması denir ki bu nokta, imanın doruk noktasıdır. İmanı bu noktaya gelmiş kişiyi, artık kimse imanından döndüremez.

İmanın doruk noktası, Allahü Tealâ'ya olan yakınlığın da doruk noktasıdır.

Gerçek bir imana ulaşmak öyle kolay değildir.

Sevgili okuyucularım,

Kuşkusuz gerçek bir imana ulaşmak öyle kolay ve çabucacık oluveren bir şey değildir. Ve bu herkese de nasip olmaz.

Bu sürecin başı, yukarıda yazılanlardan da anımsayacağınız gibi, Lailâhe illallah sözü ile kalbde iman nurunun parlamaya başladığı andır. Böyle başlayan iman süreci, çeşitli nefis tezkiyeleri (nefsi kötü huylarından temizlemelerle), çeşitli ibadet ve taatlerle yoğrula yoğrula zirveye ulaşır. Fakat hangi aşamada olursa olsun işin özü hiçbir zaman değişmez. Bu da, başlangıçta küçücük bir ışın halinde kalbde beliren bu iman nurudur. Yani Allah sevgisidir, muhabbetullahtır.

Nasıl ki bir kişinin, yeni tanıştığı birisinin hoşuna giden güzel huy ve davranışlarını gördükçe ona karşı duyduğu sevgi ve muhabbet artar, bu sevgi ve muhabbeti çoğaldıkça da o arkadaşına karşı kalben yakınlaşması artarsa, işte iman ehlinin de kalbindeki iman nuru çoğaldıkça, yani Rabbine karşı olan sevgi ve muhabbeti arttıkça, Rabbine olan yakınlaşması artar. Buna kurbet derler. Kurbet yakınlık, yakınlaşma demektir. Allahü Tealâ'ya yakınlaştıran işlere de genel anlamda kurbet demişlerdir.

İşte bu güçsüz kardeşiniz, şu küçük broşürümde, sizlere, Allah'a yakın olmanın ne demek olduğunu, bunun yol ve yöntemlerini, gereksiz ayrıntılara girmeden ve işin özünü, bir sürü delil kabilinden sunulan bilgi içinde gözden kaçırmadan anlatmaya çalışıyorum. Ayrıntılar çeşitli ilmihal kitaplarından öğrenilebilir. Bizim amacımız, sizlere balık ikram etmek değil, balık tutmanın yol ve yöntemlerini anlatmaktır. Böylece sizlere Rabbinize daha yakın olmak için her zaman faydalanacağınız temel ilkeleri edindirmektir. Ulu Yaratan'ın yardımıyla bunu başarabileceğimi ümit ediyorum.

Allahü Tealâ, tüm hayırlı işlerimizde sizleri ve bizleri başarılı eylesin. Ulu Yaratan, kalblerimizi boş ve gereksiz şeylerden temizlesin, kalblerimizde kendisine karşı duyduğumuz sevgiyi (muhabbetullahı) artırsın, sizleri ve bizleri her zaman kendisine yakın olanlardan eylesin.

Lütfen bu güçsüze dualarınızı esirgemeyiniz.

ALLAH'A YAKINLIĞIN BAŞLANGICI (1)

Pek değerli okuyucularım,

Allah (c.c.)'ya yakınlığın başlangıcı, hiç kuşku yok ki imanın başlangıcıdır.

İmamı Rabbani hazretleri Mektubat adlı pek değerli eserindeki bir mektubunda, kişi anlamına muttali olarak "Lailâhe illallah" dediği zaman kalbinde imanın zerresi hasıl olur, buyuruyor.

İşte insanın kalbinde imanın zerresinin hasıl olduğu bu an, pek önemli ve pek değerli bir andır.

Nasıl ki bir uyuşturucu bağımlısının ilk uyuşturucuyu aldığı an, onu taa ölüme kadar götürecek bütün şerlerin ve akla hayale gelmeyecek sıkıntıların başladığı an ise, işte bir mümin için de kalbde imanın zerresinin hasıl olduğu bu an, onu sonraki yaşantısında gerçek bir imana götürecek ve böylece ona ebedi bir mutluluğun kapısını açacak bütün hayır ve iyiliklerin ilk başladığı andır.

Bu zerre kadar imanın ortaya çıkmasından sonra, kalbde iman nuru ışımaya başlar. İman nuru denilen şey gerçekte Allahü Tealâ'nın aşk ve muhabbetinden başka bir şey değildir.

Rahmet kaynağı Kur'an-ı kerimde imanın azalıp çoğalmasından bahsediliyor. Buradaki anlam mecazidir. İnsan ya inanır, ya da inanmaz. Bunun ortası olmaz. Yani iman azalıp çoğalmaz. Gerçekte azalıp çoğalan şey iman değil, imanın nurudur, yani Allahü Tealâya karşı duyulan yakınlıktır, Allah sevgisidir, muhabbetullahtır.

Bütün hayırların kaynağı

Kalbdeki bu iman olgusu ve muhabbet, bütün hayır ve iyiliklerin ve Allah'a yakınlığın ana kaynağıdır.

İmandan sonra, kalbde, Allahü Tealâ ve O'na inanıp sevenlere karşı ortaya çıkan bu muhabbet, kalbin nuru olup her türlü olgunluğun ve iyiliğin başlangıcıdır.

Kalbde bu iman nuru ışımaya başladıktan sonra o insanın davranışlarında şaşırtıcı değişiklikler olur.

Ben buradaki durumu, tıpkı bir futbol takımını yeni tutmaya başlayan bir taraftarın durumuna benzetiyorum. Nasıl bir taraftar bir futbol takımını tutmaya başladıktan sonra o taraftarın kalbinde o takımın kaptanına, oyuncularına, taraftarlarına karşı bir sevgi hasıl olur, o takımın bütün maçlarına gider, o takımla ilgili bütün haberleri yakından takip ederse, işte inanmaya başlayan bir insanın kalbinde de Allahü Tealâya, O'nun elçilerine, elçilerinin varisleri olan bilginlere ve bütün müslümanlara karşı bir sevgi ve muhabbet hasıl olur.

Kalbde, bu iman olgusu ve muhabbet ortaya çıktıktan sonra her şey değişir. Kişi, Rabbinden gelen her şeyi can kulağı ile dinleyip algılamaya, özümlemeye çalışır. Rivayetlerin gerçekliklerini araştırmaya koyulur.

Kalbde bu iman nuru parlamaya başladıktan sonra kalbin kapıları, ilâhi bilgilere, ilâhi tavsiye ve öğütlere, ve ilâhi feyzlere açık bir hale gelir.

İmandan önce ve sonra

Önceden yanında Allah'tan bahsedildiği zaman, sanki sıradan bir şeyden bahsediliyormuş gibi sıkılıp konuyu değiştirmeye çalıştığı halde, kişi, bu zerre kadar imandan sonra, yanında Rabbi anıldığı zaman dikkat kesilir, O'na karşı daha saygılı ve edepli olmaya çalışır.

Önceden çevresinde bir çok ibret verici olay cereyan ettiği ve bunların hiç birisinden ibret almadığı halde, imandan sonra bunları daha farklı bir açıdan değerlendirmeye ve onlardan kendisine bir pay çıkarmaya çalışır.

İmandan önce kendisine herhangi bir konuda bir uyarıda bulunulmak istendiğinde, nefsinin kibri sebebiyle, bunların hiç birisini dinlemediği ve üstelik nasihat edene kızdığı halde imandan sonra bu uyarı ve öğütleri daha bir can kulağı ile dinlemeye başlar.

İnsanın kalbinde bu iman nurunun parlamaya başlamasından önceki ve sonraki hallerinde ortaya çıkan değişiklikler saymakla bitmez.

Gerçekte bu değişiklerin sebebi, insanın nefsinin heva ve arzularına ya da Rabbinin isteklerine tabi olup olmamasıyla ilgili bir husustur.

İmandan sonra insan, yaptığı her işte yalnız kendi nefsinin heva ve arzularını değil, Rabbinin isteklerini de dikkate almaya başlar. Böylece Rabbinin terbiyesine girmiş olur. Daha başka bir anlatımla, o kişinin üzerinde Allahü Tealâ'nın Rabb (terbiye edici) ismi-i şerifinin tecellileri ortaya çıkmaya başlamış olur.

Sevgili okuyucularım, bu zerre kadar iman bir insan için o kadar önemlidir ki kişi bununla ilk defa olarak nefsini ve aciz varlığını aşıp Rabbinin iradesini kabul etmiş olur. İrade, Arapça bir kelime olup istek demektir. Yani kişi anlamını kabullenerek Lailâhe illallah demekle ilk defa olarak kendi nefsinin bitmek tükenmek bilmeyen süflî isteklerinden birer birer vaz geçip Rabbinin isteklerine tabi olmaya başlar. Buna kulluk derler. Yani bir başka deyimle bu zerre kadar iman, kişi için, kulluğun başlangıcıdır. Gerçekte ise kulluğun değil, özgürlüğün, yani kendini her yerde her zaman rezil rüsva eden nefsî heva ve isteklerden kurtuluşun bir başlangıcıdır bu. Bu kulluk onu, yavaş yavaş nefsinin elinden kurtaracak, zamanla onu mânâ aleminin doruklarına taşıyacak, ve onun için dünya ve ahıret mutluluklarının temeli olacaktır. İnsan bunun kadir ve kıymetini, daha sonraları, nefsinden kurtuluşunu tamamladıkça, çok daha iyi anlar.

Sevgili okuyucularım, tamamlanan bu sürece İslâm derler. İslâm; bir olan, eşi, benzeri, ortağı, yardımcısı olmayan, her şeyi programlayan (buna kader denir), programladığı şeyleri programladığı zamanda yaratan (buna kaza denir), yarattıklarını dilediği şekilde düzene koyan, onları dilediği şekilde çekip çeviren ulu Allah'ın iradesine teslim ve tabi olmak demektir. İrade, istek demektir. Yani çok kısa bir şekilde anlatılmak istenirse, İslam, ulu Allah'ın isteklerine uymak demektir.

İşte insan imandan önce kendi başına buyruk olduğu, yani kendi nefsinin süflî arzu ve isteklerine tabi olduğu halde, imandan sonra, kendi gönül rızasıyla, Yaratan'ının arzu ve isteklerine tabi olmaya başlar. Gerçekte burada insan kendi isteklerinden tamamen vaz geçiyor değildir. Aksine yine bu arzu ve isteklere uymakta, ancak burada, yaptığı her işte Allahü Tealâ'nın kendisi için çizdiği sınırı gözetmekte, o hududu aşmamaya çalışmaktadır.

(devamı var)

TÜRK MİLLETİNİ DOĞRU ANLAMAK

01 Türk Milleti, sıradan bir millet değildir

Değerli kardeşim,

Tür Milleti iyi ve üstün bir millettir. Tarihe şöyle bir gözat. Onun hiç bir kişi ve topluluğa herhangi bir zararı dokunmamıştır. Hiç bir kişi ve topluluğa zulmetmemiş, hiç bir kişi ve topluluğun canına, malına, dinine, soyuna zarar vermemiş, hiç bir kişi ve topluluğu ekonomik olarak sömürmemeye kalkmamıştır. Aksine bütün mazlum kişi ve toplulukların sığınağı olmuştur. İspanya'nın zulmünden kaçıp Osmanlı'ya sığınan Yahudileri hatırla. Hitler'in zulmünden kaçıp Türkiye'ye sığınan yüzlerce ilim adamını hatırla. İkinci Dünya savaşında kendi vatandaşına ekmeği karne ile dağıtırken, Kurtuluş Savaşı işgallerinde bütün Anadolu'yu yakıp yıkan Yunan'a kamyon kamyon erzak gönderişini hatırla. Saddam'ın zülmunden kaçan onbinlerce Peşmerge'yi ülkesine kabul edip aylarca onların her ihtiyaçlarını karşılamasını hatırla. Tarih sayfalarını karıştırırsan daha bunlar gibi yüzlerce örneğe rastlarsın.

Durum böyle iken bu aziz Millet, tarih boyunca daima, birçok kişi ve topluluğun amansız düşmanlıklarına hedef olmuştur. Neden? Neden birçok kişi ve topluluk, bu aziz Milleti yok edebilmek için elinden gelen hiç bir çabayı ardlarına koymamıştır? Geçen yüzyılın başlarına giderek Osmanlı'nın son zamanlarını ve Kurtuluş Savaşı yıllarını hatırla. Uzak ve yakın tarihimize bir bak. Bunun sayısız örneklerini göreceksin. Son zamanlarda ise Toplum Mühendisliği adı verilen bir sosyoloji uygulamasının teknik yöntemleriyle bu çabalar daha da gelişmiş olarak devam etmektedir. Acaba neden?

Neden bu Millet, alevi, sunni, Kürt, Türk, laik, antilaik, doğulu, batılı, İslamcı, Türkçü, Atatürkçü diye lime lime parçalara ayrılmaya çalışılıyor? Neden Kürdistan haritaları yayınlanıyor? Neden çocuklarımıza sunulan oyunlarda bile Türkiye, yarım bir coğrafya ile takdim ediliyor? Daha düne kadar bu milletin fertleri Kürdü ile Türkü ile, Lazı ile, Arnavudu ile, Çerkesi ile bir arada yaşamadı mı? Bunlar omuz omuza verip cephelerde düşmana karşı birlikte savaşmadılar mı? Şehitlikleri şöyle bir gez, dolaş. Her kökenden yüzlerce insan yatmıyor mu oralarda?

Neden bu Milletin iç ve dış düşmanları el ele verip bu aziz Milleti yok etmeye çalışıyorlar? Neden televizyonlarımızda oriyantal dans yarışmaları yapılıyor? Alkolün zararı apaçık bilindiği ve ülkemizde her yıl alkol sebebiyle yüzlerce aile yok olup gittiği halde, neden her dizide ısrarla rakı sofralarına yer veriliyor? Neden her dizide, her radyo oyununda ya kocasını aldatan zani kadınlar, ya da karısına ihanet eden zani kocalar başrolde? Neden ülkemizin sokaklarında Noel Babalar türetilmeye çalışılıyor. Neden Milletimizin maddi ve mânevî bütün değerleri törpülenip parça parça yok edilmeye çalışılıyor? Bunun için yapay oluşturulmuş hadsiz hesapsız yüzlerce derneğe, ve sözüm ona yüzlerce kurum ve kuruluşa akıl almaz kaynaklar akıtılıyor?

Değerli Kardeşim,

Bütün bu sorulara doğru cevaplar verebilmek için önce mensubu olduğun Türk Milletini doğru şekilde anlaman gerekir. Türk Milleti, dünya yüzündeki diğer milletler gibi sıradan bir millet değildir. Onun tanımı, sosyoloji ilminin "millet" tanımına uymaz. O bir ırkın, bir genetik soyun adı değildir. O insanlığın yaratılışından bu yana gelen bir misyonun temsilcisi olan bir topluluğun adıdır. Onun arkasında da daima ulu Yaratan'ın desteği vardır.

Aziz ve Değerli Kardeşim, sen de sıradan bir insan değilsin. Sen de bu misyonun bir parçasısın. Yaratan'ını, Milletini ve kendini iyi tanı. Bu aziz Milletin maddi ve mânevî değerlerine bigane kalma. Ben Kürdüm, ben Türküm, ben Lazım gibi soya dayalı arayışlara girip asıl misyonunu unutma. Allah indinde insanların da milletlerin de değeri "takva" iledir. Kökenin hiç bir önemi yoktur. Sen Türksün. Hem de Türk oğlu Türksün. Yeter ki yüklendiğin ilahi misyonun temsilcisi ol.

[Daha önce aynı başlıkları taşıyan makaleleri okudu iseniz lütfen aşağıdaki iki bölümü atlayarak devam ediniz!]

02. İnsanı doğru anlamak

Değerli kardeşim, Türk Milletini doğru şekilde anlayabilmek için önce "insanı" ve "İslamı" doğru biçimde anlamak gerekir. İnsanı ve İslamı doğru şekilde anlayamamış, Rabbinden habersiz kişilerin Türk Milletini anlayabilmesi asla mümkün değildir.

"İnsanı doğru anlamak" adlı makalemde insanı anlatmaya çalışmıştım. Burada kısaca tekrarlamakta fayda görüyorum.

İnsan "materalist felsefe"nin sandığı gibi et, kemik ve kan torbasından ibaret bir meta değildir. İnsanın et, kemik ve kandan ibaret olan kısmı sadece maddesidir. Bunun da diğer maddelerden herhangi bir farkı yoktur. Ölçülebilir, tartılabilir, analızlenebilir. İnsan bu boyutuyla oduna, taşa, toprağa benzer.

İnsanın canlılığı fizyolojik boyutu ile başlar. Bu boyut bütün canlılarda olduğu gibi dinamik bir yapıdır. Bu boyutta bir yanda enerji üreten mekanizmalar, diğer yanda bu enerjiyi kullanan biyosentez mekanizmaları vardır. Bu iki sistem arasında enerji aktarımını sağlayan ATP (Adenozin Tri Fosfat) yer alır. Bütün bu fizyolojik sistem içinde on binlerce enzim, koenzim, hormon, kimyasal grup taşıyıcıları, aktarıcılar gibi yüzlerce unsur çalışır. İnsan bu boyutuyla tıpkı bitkilere benzer.

İnsanın psikolojik boyutu, ruhsal olayların başlağı boyuttur. Dikkat, algı, bellek, çağrışım, bilinç, zeka, duygu ve heyecanlar gibi bütün psişik olgular bu boyut içinde yer alır. Bu boyuttaki insan artık çevresi ile ilişkili, çevresini değerlendirip tanıyan, aldığı duyumları anlamlandıran, elde ettiği bilgileri işleyen, saklayan, yeri geldiği zaman kullanan, çevresinden etkiler alan, bu etkilere tepkiler veren bir yaratıktır. İnsan bu boyutu ile de hayvanlara benzer.

İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, akıl boyutudur. Akıl, bir düşünme mekanizmasıdır. Basit hükümlerden, daha karmaşık hükümler elde etmeye yarar. Bu sayede insan çevresini yalnız algılamak ve tanımakla kalmaz, aynı zamanda, olabilecek şeyleri kestirmeye yarayan analiz, sentez ve yorumlar yapar. Ve bunlara dayalı karar ve hükümler de verir.

Akıl devreye girdikten sonra insan varlığının, hem kendi içinde, hem de kendi dışında önemli bir değişim geçirdiği görülür. Bu yeni oluşumun içten bakıldığı zamanki görüntüsüne benlik, dıştan bakıldığındaki görüntüsüne de kişilik adı verilir. Yani dördüncü boyuttaki insan kişilik sahibi, kendi başına fikirler üreten, öneriler getiren, bir takım isteklerde bulunan, oy ve irade sahibi bir varlıktır.

Ancak ilahi terbiyeden geçmemiş olan bu aşamadaki insanda, yorum ve kararlar, daima egonun güdümünde ve onun arzu ve istekleri doğrultusunda ortaya çıkar.
Çünkü bu boyuttaki insan, henüz nefsini tanıyamamış, nefsini aşamamış, benliğinden ve bencilliğinden henüz kurtulamamış bir insandır. Bu boyuttaki insanda iyi ve kötü kavramları da nefsin arzularına göre şekillenir. Yani kişinin istek ve çıkarlarına uygun düşen şeyler "iyi", ters düşenler "kötü" olur. Onun için bu boyuttaki insan, toplumsal mevki ve makamı ne olursa olsun, sübjektif davranmaktan, çifte standart sahibi olmaktan ve bugün ak dediğine yarın kara demekten bir türlü kurtulamaz.

Pek değerli Kardeşim,

Ego, her gruptan, her yaştan, her seviyedeki normal her insanın birçok kötülük ve sıkıntılarının en önemli sebebidir. Üstelik son derece güçlüdür. "İnsanın en büyük düşmanı nefsidir." Insan, egosunun tasallutundan ancak Yaratan'ın yardımı ile ve ilahi bir terbiyeden geçerek kurtulur. Bu ilahi terbiye ile, akıl boyutunda edinilmiş bulunulan bencil insani kişilik kaybolur. Onun yerine, ilahi iradeye göre objektif karar ve hükümler veren yeni bir mânevî kişilik kazanılır. Bu da insanı, görünür alemde başka hiç bir canlıya nasib olmayan, mânevî yükseklik ve olgunluklara taşır. Böylece insan, egosunun yönlendirdiği bencil ve kötü bir ahlâk yerine, Yaratan'ının yönlendirdiği özgeci ve iyi bir ahlâkın sahibi olur.

Tabii bu terbiyeden nasiplenebilmek için önce o terbiyeyi ve mürebbiyi kabullenmek gerekir. Bu da iman ile olur. Onun için beşinci boyutun temel ve belirleyici faktörü imandır. Herkes bu ilahi terbiyeden ancak imanı kadar yararlanır.

03 İslam'ı doğru anlamak

Değerli Kardeşim,

İnsanın bu beşinci boyutu, aslında, kurallarını Allahü tealânın koyduğu, bir ilahi eğitim sürecidir. Bu, sürece din denir. Din, Allahü tealânın bir rahmet ve lütfudur. Yazık ki bu rahmet ve lütuftan, yalnız, Allah'a ve ahiret gününe inananlar yararlanır. Bu rahmet, yalnızca, kendi gönül rızası ile Allah'a tabi ve teslim olanlar içindir.

İnsanların bu rahmet ve ihsandan mahrum kalmalarının en önemli sebebi, kuşkusuz, kibirdir. Kibir, her türlü hayrın önündeki en önemli engeldir. En kötü kibir ise, insanın Yaratan'ına karşı gösterdiği kibirdir.

İşte insan, kibrinden ve kendi iradesinden vazgeçip, Allah'a inanarak, kendi rızasıyla O'nun iradesine tabi olmaya başlayacak olursa, mânevî bir yükseliş ve olgunlaşma sürecine girer. Ve bu mânevî yükseliş insanın kemaliyle son bulur.

İnsan, varlığının ilk dört boyutunda, kendi Yaratıcısı ve onun en büyük dostu olan, merhamet sahibi yüce Allah'ın hadsiz hesapsız ninetlerine mazhar olmuştur. Ulu Yaratan, bu noktadan sonra da, insanı, mânevî olgunlukların doruklarına taşıyarak bu iyilik ve ihsanlarını tamamlamak istemektedir.

Ancak bu aşamadan sonra gerçekleşecek olan bu ihsanlar, kişinin kendi isteğine bağlı kılınmıştır. Yani bunun için insanın kendi bencilliğinden, kendi kibrinden, kendi kişiliğinden vazgeçmesi ve tamamen Yaratan'ın iradesine teslim ve tabi olması gerekmektedir. İşte bu teslimiyete, kısaca, "İslam" denir.

Islam, Allahü tealânın Rab (terbiye edici) güzel adının insan üzerindeki tecellisidir. Allahü tealâ, insanı varlık olgunluğunun doruklarına taşıyacak olan kendi "terbiye sistemi"nin adını İslam koymuştur. İslam, bir doktrindir. Adem aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama kadar uzanan bir peygamberler zincirinin bizlere tebliğ ettikleri, bir eğitim ve öğreti sisteminin adıdır.

Bütün semavi dinlerin özü, İslamdır. İslam, bir "benlik terbiyesi" sistemidir. İslam, insanın; evreni ve bütün alemleri yaratan, onları varlıkta tutan, Rahmet ve şefkatiyle yarattıklarının bütün ihtiyaçlarını karşılayan, eşi ve benzeri olmayan tek bir Yaratan'a inanarak O'nun isteklerine göre yaşamayı; kendi nefsinin süfli isteklerine göre yaşamaya tercih etmesi demektir. İlk insandan bu yana bu misyonu seçenler hep "hayır üzerinde olan bir topluluk" olmuşlar, ebedi bir mutluluğu yakalamışlar; nefislerine uymayı tercih edenler ise hem kendilerine hem de etraflarına binbir türlü sıkıntı vermekten, şerlerinden herkesin sakındığı rezil ve sefih insanlar olmaktan bir türlü kendilerini kurtaramamışlardır.

04 İnsanları Hayra Çağıran Topluluk olmak

Saygıdeğer kardeşim,

İşte Adem aleyhisselamdan bu yana gelen, bütün peygamber efendilerimiz ve onların etraflarındaki samimi inanç sahiplerinden oluşan ve kendilerine tebliğ edilen bu ilahi misyonu yaşayan bu topluluğa "hayır üzere bulunan topluluk" denir. Bu topluluk insanları "iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden" bir topluluktur. İnsanları hayra çağıran böyle bir topluluk dün vardı, bugün vardır, yarın da hep var olacaktır. İnsanın beşinci boyutu, tüm zamanlar boyunca, bu hayır üzere olan topluluğun saygın üyeleri tarafından yaşanmış, temsil edilmiş ve temsil edilmeye de devam edecektir.

Bu topluluk yalan söylememeyi, insanların canlarına ve mallarına zarar vermemeyi, yetimlerin mallarını haksız yere yememeyi, zina etmemeyi, kindarlık yapmamayı, birbirini sevmeyi emreden bir topluluktur. Bu topluluk anaya babaya iyilik etmeyi, namuslu kadınlara iftira etmemeyi, yalancı şahitlik yapmamayı, hırsızlık yapmamayı, kumar ile insanların mal ve paralarını haksız yere almamayı emreden bir topluluktur. Bu topluluk rüşvet almamayı, emanete hıyanet etmemeyi, kalb kırmamayı, eli açık olmayı fakat israf etmemeyi, hısım ve akrabaya ziyareti terk etmemeyi emreden bir topluluktur. Bu topluluk şu aleme ibret ile bakmayı, ilim öğrenmeyi, ilim ve irfan sahibi olmayı emreden bir topluluktur.

Kısaca bu topluluk, Allah'a inanan, O'nun nuru ile nurlanmış ve her şeye bu nurun aydınlığı ile bakan bir toplulukdur. Bu topluluk Yaratan'ın isteklerini, kendi arzu ve istekleri edinmiş bir topluluktur.

05 Türk Milleti, hakkı temsil eden bir topluluğun adıdır.

Hayır üzere olan bu topluluğun son organize temsilcisi ise aziz Türk Milleti olmuştur.

Değerli Kardeşim, İslam dini, kuşkusuz hiç bir milletin, hiç bir kavmin tekelinde olan bir din değildir. O bütün insanlığın kurtuluş reçetesidir. Bu reçeteye kim dört elle sarılırsa o kendisini kurtarır. Yalnız kendisini kurtarmakla kalmaz, insanlık için de ebedi bir kurtuluş ve mutluluk meşalesi olur. İşte Türk Milleti, son bin yıldır bu kurtuluşun meşalesi olmuş bir topluluktur.

"Sizden, iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan meneden bir cemaat bulunsun." (Al-i İmran, 104)

"Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin;..." (Maide, 8)

Saygıdeğer kardeşim, işte Türk Milleti, bin yıldan bu yana "iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenalıktan men eden" hayır üzerindeki bir topluluğun, "Allah için adaleti ayakta tutup gözeten" bir topluluğun temsilciliğini yapmaktadır. O devletler kurmuş, ülkeler yönetmiş, fakat dostu için de düşmanı için de hak ve adalet çizgisinden asla ayrılmamıştır.

Türk Milleti, asırlardır insanlara "Hakkı gösterip onunla hükmeden" ve insanlığa ilahi değerleri ulaştırmaya çalışan bir topluluğun adıdır. Geçmişine şöyle bir göz at. Yüzyıllar, bu sözleri doğrulayan belgelerle doludur. Bu güçsüz kardeşiniz olaylara kavmiyet penceresinden bakarak konuşmuyorum. Hak penceresinden bakarak konuşuyorum. Zahmet edip devlet arşivlerimize bir göz atarsan bunun yüzlerce örneği ile karşılaşırsın. Olayları hak ve hakkaniyet penceresinden bakarak değerlendiren herkes bu sonuca varır.

Saygıdeğer Kardeşim,

Türk Milleti, Islam'ı en doğru şekilde anlamış, en doğru şekilde yorumlamış, en doğru şekilde uygulamış, en doğru şekilde temsil etmiş bir millettir. Kuşkusuz bunda da en büyük övünç payı, Buhara'dan Anadolu'ya uzanan ve kendilerine Horasan Evliyaları veya Alperenler denilen, evliyalar zincirinindir. Allah (c.c.) onlardan razı olsun. Onlar sayesinde Türk Milleti, İslam'ı en doğru şekilde öğrenmiş, şekilcilikten ve aşırılıklardan uzak olarak en iyi şekilde yaşamış ve temsil etmiştir.

İşte bu sebeple, pek değerli kardeşim, Türk Milleti, sıradan bir millet değildir. Onun tanımı, sosyoloji ilminin "millet" tanımına uymaz. O bir ırkın, bir genetik soyun adı değildir. İçinde Türk ırkından olanların çoğunlukta olması sebebiyle bu topluluğa Türk Milleti denilmiştir. Gerçekte ise o, insanlığın yaratılışından bu yana gelen bir misyonun, insanlığı hayra davet eden ilahi bir vazifenin temsilcisi olan bir topluluğun adıdır. Kökenin ne olursa olsun, ister Arnavut ol, ister Türk ol, ister Kürd ol, ister Laz ol, ister Çerkez ol, bu misyonu temsil ediyorsan sen Türksün. Hem de Türk oğlu Türksün. Kimse seni mensup olduğun etnik gruba bakarak küçük görmek edepsizliği yapamaz. Çünkü sen Hakkı temsil ediyorsun. Çünkü sen, Adem aleyhisselamdan bu yana gelen ve insanı insan yapan tüm mânevî değerleri temsil ediyorsun. Çünkü sen bu insanlığın kurtuluşunu temsil ediyorsun. Çünkü sen Yemen'de, Mısır'da, Rum ellerinde, Çanakkale'de, Kars'ta, İnönü'de bunun için şehit oldun. Çünkü sen zulm ve haksızlık yapıldığını gördüğün her yerde onun karşısında olursun. Çünkü sen yalandan, dolandan, kalleşliklerden hoşlanmazsın. Çünkü sen her türlü edepsizliklerden uzaksın. Çünkü sen baştan aşağı hayırsın. Çünkü sen, ey güzel kardeşim, her şeyi güzel olan Ulu Rabbimin, yeryüzündeki halifesi olan bir topluluksun.

Ve ey değerli kardeşim, bütün bunlar sen de yoksa, ve sen yalancının ve dolandırıcının daniskası, hırsızın ve gaspçının âlâsı, edepsizin teki isen, bir kaç yıllık geçici dünya hayatında nefsinin arzularını ilah edinerek gününü gün etmeye çalışan, helal haram demeyip insanların zaaflarını kendine geçit ihdas ederek, milletin tüm maddi mânevî değerlerini sömürmeye çalışan bir şerli isen, yedi göbek ötene kadar soyun belli olsa da canı beş para etmez bir rezilsin. Allah bu Milleti ve insanlığı senin gibilerin şerrinden korusun. Kendi durumunu anlamaya ve düzeltmeye çalış. Allah'a inan ve O'ndan kork. Bütün hayırların başı bu samimi imandır. İslamı istismar etmeye çalışan bazı samimiyetsizlerin halleri seni yanıltmasın. Allah (c.c.) elbette yarattıklarının tüm hallerine vakıftır. O bedenleri gördüğü gibi, kalbleri de görür. Hiç kimsenin yaptığını yanına kâr olarak bırakmaz. İmanında samimi ol ki işlerinde de samimi olasın.

Ey aziz ve değerli kardeşim, soyun ve kökenin ne olursa olsun, hayır üzere bir insan isen, sen, bu "hayır üzere olan topluluktan"sın ve Türksün. Türklüğün ile övün. Korkma. Yaratan'ın yardım ve desteği daima senin arkandadır. İşleri zulüm, haksızlık ve şer olanlar senden hoşlanmazlar. Çünkü sen şerlerin ve şerlilerin düşmanısın. Onun için seni yok etmeye çalışırlar. Seni lime lime dağıtmaya çalışırlar. Fakat asla korkma!.. Kimse sana zarar veremez. Çünkü sen hayrın savunucususun. O hayrın asıl sahibi de seni asla yalnız bırakmaz. Senin için asıl korkulacak şey, Allah'ın sağlam ipini bırakıp kendi nefsinin eline düşmendir.

İşte bunun içindir ki, bunu çok iyi bilen iç ve dış düşmanların, senin imanını ve güzel ahlâkını yok etmek için önce senin haya ve edebini yok etmeye çalışıyorlar. Seni haya ve edepten yoksun bırakarak alnındaki rahmet nurunu söndürecek çirkin işlere sürüklemeye çalışıyorlar. Hayasız insanda imanın barınamıyacağını çok iyi biliyorlar. Seni can evinde vurmak istiyorlar. Bu oyunlara gelme aziz kardeşim.

Dr. Hayrettin ERTEKİN Bey, hazırladığı bir sunuda, yabancıların Türkler hakkındaki sözlerini derlemeye çalışmış. Birçok anekdotun birkaçını kısaltarak buraya almaya çalışacağım. Bakın neler söylüyorlar...

"Bütün milletler arasında en namuslu ve dostluk kurmada tereddüt edilmeyecek olan yalnızca Türklerdir." (William Martin)

"Türklerden bahsediyorum... Düşmanına saldırırken amansız bir kasırgaya,
korkunç bir denize ve insafsız bir yıldırıma benzeyen Türk; dost yanında ve silahsız düşman karşısında bir seher yelidir, berrak bir göldür." (Tasso)

"Irk ve millet olarak Türkler, bence geniş imparatorluklar içinde yaşayan kavimlerin en asili ve başta gelenidir.“ "Türkler, millet olarak yeryüzünün en şerefli insanlarıdır." (La martine)

"Türk, asillerin asilidir. Yapma olmayan, gösterişi bulunmayan bu pek yüce asalet ona tabiatın hediyesidir." (Pierre Loti)

"Fakat bugün esirim, Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar bana yaptılar, esir ettiler. Yalnız ayağımda zincir yok, zindanda da değilim; istediğimi yapıyorum. Fakat bu defa da şefkatin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar alicenap, bu kadar asil, bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak, bilsen ne kadar tatlı." (Demirbaş Şarl)

Pek değerli Kardeşim, gerçekleri bizzat yaşayarak öğrenmiş ve olaylara hak penceresinden bakabilen bazı yabancıların bu Millet hakkında söylediği bu övgü dolu sözler hakkında birazcık düşün. Sana bu asaleti, bu şerefi veren şeyin ne olduğunu iyi anlamaya çalış. Seni, "işlerinde yapmacıklığı olmayan, her işinde samimi olan bir topluluk" yapan şeyin ne olduğunu; seni, "yeryüzünün en şerefli insanı" yapan, seni "asillerin asili", seni "şefkat, asalet ve nezaket timsali" yapan şeyin ne olduğunu iyi anlamaya çalış. İşte Hazreti Allah, kendisine yakın olanları böyle yüceltir, kendisinden uzaklaşanları da rezillerin rezili eder. İnsanların da toplumların da Allah katındaki değeri takva ile iledir. Kalbinde iman ve Allah korkusu olduğu zaman yücelirsin. Herkesin imrendiği, herkesin övgü ve hayırla andığı, her yana hayır saçan, hayırlı bir topluluk haline gelirsin. Kalbindeki imanını yitirdiğin, dinini göstermelik bir meta haline getirdiğin, Allah'ın ipine sarılmak yerine nefsinin süfli arzularına dört elle sarıldığın zaman da, bugün olduğu gibi, herkesin horladığı rezil rüsva durumlara düşersin.

06. Sonuç

Ey saygın ve pek değerli kardeşim, kendini ve mensubu olduğun bu milleti iyi tanı. Bu millet sıradan bir millet değildir. Onun tanımı, sosyoloji ilminin "millet" tanımına uymaz. O bir ırkın, bir genetik soyun adı değildir. O, insanlığın yaratılışından bu yana gelen bir "hakkaniyet" yolunun adıdır. Unutma, kim Rabbine yakın olursa bu yolu o temsil eder. Burada insanların soyuna bakılmaz. Rumu da, Çerkezi de, Arapı da yaratan yüce Allah'tır. Allahu tealâ bir uyuz köpeğinden bile vaz geçmez. Bir ırk için diğerinden vaz geçeceğini mi sanıyorsun? Rabbine yakın olursan, yücelirsin. Kim yakın olursa o yücelir. Ölçü budur. Dün bu yolu, bu aziz Millet temsil ediyordu. Bugün de bu aziz Millet temsil ediyor. Yarınlarda da inşaallah bu aziz Millet temsil etmeye devam edecektir. Hem de ilim ve irfanla donanmış olarak; Allahü tealânın kainat kitabını okumasını öğrenmiş olarak; "mertebelerin en yükseğinin ilim mertebesi olduğunu" anlamış olarak... Daha büyük bir yetki, daha güzel bir ahlâk ve çok daha büyük bir güçle.

Onun için, değerli kardeşim, kendini buna hazırla. Kendini yetiştir. Bir yandan nefsini, Rabbini ve dinini iyi öğrenmeye çalış. Diğer yandan da pozitif bilimlerden nemalanmaya gayret göster. Kur'an-ı Kerim nasıl, Rabbinin mânâ alemlerinden haberler veren, seni beşinci boyuta yükselten, seni şereflendiren bir hayır ipi ise; deneysel bilginin de, Rabbinin fiili sıfatlarının tecellisi olan, Rabbini tanımana, günlük yaşamındaki sorunlarını çözmene yardım edecek ve seni şereflendirecek bir hayır ipi olduğunu unutma. Birbirini tamamlayan bu iki hayır kaynağını, birbirinin zıddı gibi görmek gafletine düşme.

"Allah; hikmeti kime dilerse, ona verir. Kime de hikmet verilmişse, muhakkak ona çok hayr verilmiştir." (Bekara 269)

Aksi durumda dinini de, Rabbini de doğru şekilde anlayamazsın. Hayır ve şerrin bizatihi insanın kendisinden değil de görüntü kutusundan kaynaklandığını sanan ve bu sebeple, insanların evlerinin içine kadar girmiş birer okul olan televizyonu, interneti yasaklamaya çalışan, böylece dinini imanını koruyamaya çalışan dünyadaki bazı din kardeşlerimizin durumuna düşersin.

Değerli kardeşim, kendini, milletini, milletini millet yapan değerleri, merhamet ve şefkat sahibi Rabbini, ve O'nun sana bahşettiği bir hayır ışığı olan dinini iyi anlamaya çalış. Din düşmanlığı ve ilim düşmanlığı yapma. Yaratan'ına inan ve güven. İmanında samimi ol. Unutma, dün olduğu gibi, bugün de yarın da seni "hayır üzerinde bulunan bir topluluk" yapacak olan bu samimi imandır. Dün olduğu gibi bugün de bu aziz milletin, aziz ve seçkin bir ferdi ol ki "hayır ehli topluluğun" alnında parlayan o rahmet nuru, senin alnında da parlasın. Dünya edebi senden öğrensin. Dünya ilmi irfanı senden öğrensin. Dünya hakkaniyeti senden öğrensin. İlahi rahmetin nuru dünyaya senden ışısın. Hem de pırıl pırıl...

22 Kasım 2006

EVRENSEL VE EBEDÎ BİR MUTLULUĞUN ALTIN KURALLARI

Saygıdeğer kardeşim,

"İnsanı Doğru Anlamak" adlı ilk makalemden bu yana sizlere, insanı ve İslam'ı anlatmaya çalışıyorum. İnsanın gelişiminin, akıl boyutu olan dördüncü boyuttan, ilahi terbiye boyutu olan beşinci boyuta yükselmesinde olduğu artık iyice anlaşılmış olmalıdır.

Hal böyle iken, birçok insan, mutluluklarının sebebini arzu ve isteklerinin gerçekleşmesinde aramaktadır.

Halbuki nefsin arzuları sonsuzdur. Bu arzuların durmadan giderilmeye çalışılması, insanı, kendi nefsinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen, doyumsuz bir canavar yapmaktan başka hiç bir işe yaramaz. İnsanın, mutluluğunu, kendi arzularının doyumunda araması, onun, kendini ve Rabbini yeterince tanımamasından ileri gelir. Esenlik ve huzur ise, Yaratan'a tabi olmadadır. İnsanın ebedî mutluluğu ancak İslâm çerçevesi içine girmesiyle, yani kendi Yaratıcı'sını tanıyıp O'nun iradesine bağlanmasıyla gerçekleşir.

Allahü tealâ adildir, kimseye zulmetmez, zalimlerin düşmanıdır, bütün yarattıklarına karşı merhamet sahibidir ve insanoğlunun da en büyük dostudur.

Kişi, Rabbinin isteklerine uyarsa hep hayır ve iyiliklerle karşılaşır. Kişi, kendi nefsinin süflî heves ve isteklerine uyarsa o zaman da hep sıkıntı ve kötülüklerle karşılaşır. Başı beladan kurtulmaz. Herkes dünyada da ahırette de yaptıklarının karşılıklarını bulur.

Saygıdeğer kardeşim, Rabbinden gafil olma. Bu gaflet seni dünyada da, ahırette de helâka götürür. Her an Rabbini hatırlamaya ve her an O’nun isteklerine göre hareket etmeye çalış. Hepsine uyamıyorsan hiç değilse önemli bir kısmına uymaya çalış. Eğer başına bir musibet gelir, sıkıntılarla karşılaşırsan sıkıntılarının sebeplerini başka yerlerde arama, kendi hata ve kusurlarında ara. Eğer çeşitli nimetlerle yüz yüze gelirsen, senin için hayır mı şer mi olduğunu bilmediğin bu nimetler sebebiyle, gurur ve kibire kapılma. Aklın ve dikkatin o nimette değil, onların gerçek sahibi olan Rabbinde olsun. Rabbine şükret ve hakkında hayırlı eylemesini dile. Böyle yaparsan dünyada da ahırette de huzur ve selâmet içinde olursun.

Çevrendeki kendini bilmezlerin davranışları seni yanıltmasın. Sebeplere, vesilelere veya zalimlerin güçlerine bakıp da aldanma. Veren de alanda, alçaltan da yükselten de Allahü tealadır. O’nun sevk ve idaresi olmadan bir tüy bile yerinden oynayamaz. Her olayın bir maddi sebebi olduğu gibi, bir de manevi sebebi vardır. O manevi sebepleri, imanın kemale ermeden göremezsin. Sen işlerin önüne değil, sonuna bak.

Pek değerli kardeşim, “Allah’ın isteklerine uymaktan hep hayır, kendi nefsinin hevasına uymaktan hep sıkıntı hasıl olur” demiştim. Peki nedir Rabbimizin bizden istedikleri?? Bunlar topu topu 112 kalem şeydir. İman esaslarını bunların dışında tutuyorum. Çünki iman işin özüdür. İman olmadan ne ilahi terbiye, ne de ilahi rahmet ve ihsan asla gerçekleşmez. Onun için önce imanını düzeltmeye çalış.

İman esaslarıyla ilgili Rabbimizin buyrukları şunlardır:

- Allah'ın varlığına ve birliğine inanılacaktır.

- Meleklerine inanılacaktır.

- İndirdiği kitaplara inanılacaktır.

- Pergamberlerine inanılacaktır.

- Ahiret gününe inanılacaktır.

- Kadere, yani bütün hayır ve şerlerin Allahü Tealâ’nın yaratmasıyla olduğuna inanılacaktır.

Değerli kardeşim,

Bunlar imanın şartlarıdır. Bunlara inanmadan iman etmiş olunmaz. İman esaslarını akıl ölcüleriyle ölçüp biçmeye kalkma. Akıl ancak madde aleminin değerlerini tartabilen bir terazidir. O mânâ aleminin değerlerini tartacak gücte yaratılmamıştır. Onları, ulu Yaratan kitaplarında nasıl bildirdiyse oyle kabul etmek zorundasın. Dinin esası akıl değil, nakildir. Nakli bırakıp aklına uyan, gerçekte aklına değil nefsinin arzularına uyuyor, kendi nefsine göre din yaratıyor demektir.

İlahi iradenin hükümlerinin, İman esasları dışındaki diğerlerini de aşağıya yazıyorum. Unutma, bunlar evrensel bir mutluluğun altın kurallarıdır. Bunlara kim ya da kimler uyarsa o veya onlar kurtulur. Uymayanlar da sıkıntılarını dünya ve ahirette muhakkak yaşar. Sakın ola ki yaptığım yanıma kâr kalır sanma. İlahi adalet kimsenin yaptığını yanına kâr olarak bırakmaz. Bu kurallara hergün bir göz at. Her gün uyabildiklerinin sayısını artırmaya çalış. Uyamadıkların için ise Rabbinden özür dile ve bir daha yapmamaya çalışanlardan ol. Özellikle büyük günahlardan uzak durmaya çalış. Bunları işlemek insanın helâkıdır. Şimdiye kadar işlediğin günahlar için de tevbe et. Rabbin sonsuz rahmet ve merhamet sahibidir.

Rabbimizin ibadet esaslarıyla ilgili buyrukları şöyledir:

- Kelime-i şahadet getirilerek kalbimizdeki iman herkese duyurulacaktır.

- Günde beş kere, belli vakitlerde namaz kılınacaktır.

- Ramazan ayında her gün oruç tutulacaktır.

- Zekâta tabi, zekât nisabı kadar malımız varsa, bunların zekâtı verilecektir.

- Gücü yeten, ömründe bir kere hac edecektir.

Bunlara İslamın şartları demişlerdir. Şart olsa idi terk edenin dinden çıkması gerekirdi. Halbuki insan imanını kaybetmeden dinden çıkmaz. Onun için bunlar dinin şartları değil, esaslarıdır, direkleridir. Bunları terk eden dinini yıkmış olur. Onun için hiç birisini hafife alma, değerli kardeşim.

Yapılması yasaklanan işler:

Aşağıdaki işler, her biri büyük günah olan, Rabbimizce haram kılınmış, yapılması yasaklanmış işlerdir. Bunlardan uzak durulmalıdır. İşlenirse hemen tevbe ve istiğfar edilmeli, varsa kefareti verilmeli ve bir daha kesinlikle yapılmamalıdır.

- Allah'a ortak koşulmayacaktır.

- Haksız yere adam öldürülmeyecektir. (intihar aynı)

- Zina edilmeyecektir. (Nikahsiz cinsel ilişkide bulunulmayacaktır.)

- Anaya babaya karşı gelinmeyecektir.

- Allah için savaşta, düşmandan kaçılmayacaktır.

- Namuslu kadına zina suçlamasında bulunulmayacaktır.

- Yalancı şahitlik yapılmayacaktır.

- Yalan yere yemin edilmeyecektir.

- Haksız yere yetim malı yenilmeyecektir.

- Sihir yapılmayacaktır.

- Faiz ile para alınıp verilmeyecektir.

- Hırsızlık yapılmayacaktır.

- Alkollü içki içilmeyecektir.

- Livata (homoseksüellik) yapılmayacaktır.

- Küçük günahta ısrar edilmeyecektir.

- Allah'ın azabından emin olunmayacaktır.

- Allah'ın rahmetinden ümit kesilmeyecektir.

- Kabe'nin Hareminde günah işlenmeyecektir.

- Söylemediği söz, Resûlullah'a isnat edilmeyecektir.

Yukarıdakiler, değişik kaynaklarda büyük günahların en ağırları olarak bildirilmiştir. (Şimdi bütün bunları insanlara normal basit olaylarmış gibi sunuyorlar. İman sahibi gençlerimiz uyanık olmalı, bu oyunlara gelmemeli, büyük günahlardan uzak durmalıdırlar.)

Yapılması yasaklanan diğer işler de şöyledir:

- Kumar oynanmayacaktır. (Toto, Lotto, Piyango, bütün bahis oyunları aynı kategoridedir.)

- Rüşvet alınmayacak ve verilmeyecektir.

- Emanete hıyanet edilmeyecektir.

- Gasp yapılmayacak, başkasının malı, zorla elinden alınmayacaktır.

- Hak şahitlikten kaçınılmayacaktır.

- Uyuşturucu kullanılmayacaktır.

- Mahrem ve salih akrabaya ziyaret terk edilmeyecektir.

- Ölçü ve tartıda haksızlık yapılmayacaktır.

- Kalb kırılmayacaktır.

- Yalan söylenmeyecektir.

- Kibirlenilmeyecektir.

- Haset edilmeyecektir.

- Gıybet edilmeyecektir.

- İnsanlar arasında söz taşınmayacaktır.

- Cimrilik yapılmayacaktır.

- Helâle haram, harama helâl denilmeyecektir.

- Domuz eti yenilmeyecektir.

- Leş yenilmeyecek ve yedirilmeyecektir.

- Avret yeri, başkasına gösterilmeyecek ve başkasının avret yerine bakılmayacaktır.

- Kadınlar erkek elbisesi, erkekler kadın elbisesi giymeyeceklerdir.

- Kadınlar, beylerinden izinsiz ziyarete gitmeyecektir.

- Kadınlar, erkeklerinin yatağından kaçmayacaktır.

- İman ettikten sonra, dinden dönülmeyecektir.

- Namaz, vaktinden önce ve sonra kılınmayacaktır.

- Ramazan orucu, özürsüz, Müslümanların önünde yenilmeyecektir.

- Zekât vermekten kaçınılmayacaktır.

- Yaptığı iyilik, başa kakılmayacaktır.

- Ehlinin mahrem yeri, anasına benzetilmeyecektir.

- Ehlinin anasına sövülmeyecektir.

- Dünyaya muhabbet beslenmeyecektir.

- Erkekler, ipek elbise giymeyecektir.

- Ölüm hastası, varisinden mal kaçırmayacaktır.

- Devlet adamlarının günah olmayan emirlerine karşı gelinmeyecek, kanunlara saygılı olunacaktır.

- Falcıların gaipten haber verdiğine inanılmayacaktır.

- Köpeğin artığı yenilip içilmeyecektir.

- Özürsüz, elin kadınına kızına (namahreme) bakılmayacaktır.

- Bir namaz vaktini kaçıracak kadar cünüp durulmayacaktır.

- Adetli ve loğusa olan ehline yaklaşılmayacaktır.

- Allahü Tealâ’dan ve İslâmiyet’in bildirdiği isimlerden başka şey söyleyerek yemin edilmeyecektir.

- Ahlâksız şarkılar söylenmeyecektir.

- Kur'an öğrenildikten sonra, unutulmayacaktır.

- Eshab-i kirama kötü söz söylemeyecektir.

- Karın doyduktan sonra yemeğe devam edilmeyecektir.

- Zaruretsiz olarak, kahkaha ile çok gülünmeyecektir.

- Gücü yeten, günaha mani olmamazlık etmeyecektir.

- Canlı hayvan ateşte yakılmayacaktır.

- Birbirine nişan alınmayacaktır.

- Cahillikte ısrar edilmeyecektir.

- İlimden kaçınılmayacaktır.

Yukarıdakilerin bir çoğu da ayet-i kerime ile yasaklanmış büyük günahlardandır. Allahü teala'nın gadabı günahlar içinde gizlidir. Bunların hepsinden uzak durmaya çalışmalıdır.

Güzel ahlâkı tesis etmek üzere vazedilen buyruklardan bazıları ise şunlardır:

- Allahü Tealâ bir bilinip O, hiç unutulmayacaktır.

- Helâlinden yenilip içilecektir.

- Rızkın Allah'tan olduğuna inanılacaktır.

- Helâlinden temiz giyinilecektir.

- Hakka tevekkül edilecektir.

- Kanaat edilecektir.

- Nimete şükredilecektir.

- Kazaya rıza gösterilecektir.

- Belâlara sabredilecektir.

- Günahlara tevbe edilecektir.

- İhlâsla (yalnız Allah rızası için) ibadet edilecektir.

- Şeytan, düşman bilinecektir.

- Kur'an hüccet tutulup hükmüne razı olunacaktır.

- Ölüm hak bilinip ona hazırlanılacaktır.

- Allah'ın sevdiğini sevip sevmediğinden kaçılacaktır.

- Anaya babaya iyilik edilecektir.

- İyilik emredilip kötülük yasaklanacaktır.

- Akraba, ziyaret edilecektir.

- Emanete hıyanet edilmeyecektir.

- Takva üzere olunacaktır. (Takva, Allah korkusuyla yasaklanan işlerden uzak durmak demektir)

- Allah'a ve Resulüne itaat edilecektir.

- Devlet başkanına itaat edilip kanunlara uyulacaktır.

- Âleme, ibret nazarı ile bakılacaktır.

- Allah'ın varlığı (yarattıkları), tefekkür edilecektir.

- Dil, haram ve fuhuş sözden korunacaktır.

- Kalb, masivadan arıtılacaktır.

- Hiç kimse, maskaralığa alınmayacaktır.

- Harama bakılmayacaktır.

- Sözüne sadık olunacaktır.

- Kulak, münkerat dinlemekten korunacaktır.

- İlim (ahkâm-i şer'iye), öğrenilecektir.

- Ölçü ve tartı aletleri, hak üzere kullanılacaktır.

- Müslüman fakirlere zekât verilip yardım edilecektir.

- Nefsinin hevasına tabi olunmayacaktır.

- Aç olan, doyurulacaktır.

- Rızık için çalışılacaktır.

- Nefs, günahlardan temizlenecektir.

- Tevazu ehli olunacaktır.

- Baliğ olmamış yetimin malı, korunacaktır.

(İbadet ve yasaklarla ilgili bazı kısımlar diğer yerlerde verildiğinden burada verilmemiştir.)

Değerli kardeşim,

Bu altın kurallara uyarsan dünya ve ahırette iyilerden, mutlu ve huzurlu olanlardan olursun. Unutma, tercih senin elindedir. Bunların bir çoğunun "ayıptır"dan başka müeyyidesi yoktur. Artık son zamanlarda o da ortadan kalktı. Yani, anlayacağın, herşey senin vicdanına kalmıştır. Allahü tealâ senden nefsinin tüm isteklerinden vaz geçmeni istemiyor. Sadece sana acıyor ve isteklerini, O'nun bildirdiği, seni sıkıntıya düşmekten koruyacak sınırlar içinde gidermeni istiyor. Tercihini doğru yapmaya çalış. "İnsanlar ne derler" diye düşünme. Asıl korkulacak ve utanılacak olan Allahü tealadır. Unutma, yanlış tercihin sonu hüsrandır. Yanlış tercihte bulunursan, bu yanlış tercihin dünyada birçok sıkıntılarını yaşarsın. Ancak bu dünya sıkıntıları gelir geçer. Ya ahiret sıkıntıları... Ahıret cezaları dünya cezalarına hiç benzemez.

Saygıdeğer kardeşim,

Allahü tealanın yukarıda yazdığım isteklerine uyabilmek, ancak O’nu sevmekle, yani Rabbini nefsine tercih etmekle mümkün olur. İman ve Allah sevgisi, kalbde olan bir şeydir. Elle tutulmaz, gözle görülmez. Ancak kalbdeki her şeyin dışa, yani görünür aleme yansıyan bir belirtisi olduğu gibi, Allah sevgisinin de görünür aleme yansıyan bir belirtisi vardır. O da, O'nun elçisine tabi olmak, O’na uymaktır.

Allahü Tealâ, Al-i İmran suresinin 31. ayet-i kerimesinde,

“De ki, eğer Allahü Teâlâ’yı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”

buyuruyor.

Demek ki Allah’ı sevmek, ancak O’nun sevgili elçisine tabi olmakla mümkündür.

Sonsuz rahmet ve merhamet sahibi Allah (c.c.), bizleri, her iki alemde de aziz ve mutlu olanlardan eylesin, sonları hüsran olanlardan eylemesin.

Allah'a emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş

NASIL MÜSLÜMAN OLUNUR?

Değerli Kardeşim,

Bundan önceki yazılarımda sık sık belirtmiştim. İslam, Allah'ın iradesine teslim olarak O'un terbiyesi altına girmeyi kabul etmek demektir, diye. Taa ilk insan yaratıldığında bu yana bu ilahi terbiyeyi kabul edenler, olgunlukların doruklarına ulaşmışlardır. Böylece ebedi bir mutluluğun sahipleri olmuşlardır. Kabul etmeyip kendi nefislerinin süfli arzularına uymayı tercih edenler ise dünya ve ahıret sıkıntılarından kurtulamamışlardır. Kendileri sıkıntı çektikleri gibi etraflarındaki diğer insanlara da sürekli sıkıntı vermişlerdir.

İslama girmek yani Müslüman olmak için, kuşkusuz, önce madde ve mânâ alemlerini yaratan, yarattığı her şey üzerinde tam bir hüküm ve tasarruf sahibi olan, yarattıklarının her türlü ihtiyaçlarını karşılayarak onları varlıkta tutan, eşi, benzeri, ortağı, yardımcısı olmayan, yarattıklarına her zaman rahmet ve adaletle muamele eden, her türlü eksikliklerden uzak, sonsuz güç ve kudret sahibi tek bir yaratıcıya, yani Allahü tealaya inanmak gerekir.

Ayrıca, O'nun, insanları ilahi terbiyeden geçirerek dünya ve ahıret mutluluklarına kavuşmalarını sağlamak için gönderdiği bütün peygamberlere (Muhammed aleyhisselam da dahil) ve onların bizlere bildirdiklerine de inanmak gerekir.

Bu peygemberler zincirinin sol halkası Muhammed aleyhisselamdır. Muhammed aleyhisselam, kendisine vahyedilen en son kitapla, hem önceki zamanlarda ortaya çıkan gerçek dışı yorumları düzeltmiş, ve hem de bütün zamanlar boyunca geçerliğini koruyacak ve ebediyete kadar insanları olgunluğa eriştirecek hükümleri insanlara bildirmiştir.

Bu şekilde inanan ve bu inancını "Eşhedü en lailahe illallah, ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu" yani "Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın O'nun kulu ve resulü olduğuna tanıklık ederim" diye sözle ifade eden herkes müslüman olur. Sözle ifade etmesi, İslam hukuku ve Muamelat açısındandır. Yoksa esas olan kalbdeki imandır.

Son peygamber olan Muhammmed aleyhisselamla birlikte bütün peygamberlere ve onların bildirdiklerine de inanmak gerekir. Hepsi Allah'ın en seçkin kullarıdır. Hepsi de insanlara doğru yolu göstermek üzere gönderilmişlerdir. Hepsine de saygı ve minnet duymak lazımdır. Bizim gibi birer insan olan peygamberlere ilahlık atfetmek çok yanlıştır, Allah indinde asla kabul görmeyecek bir şeydir.

Görüldüğü gibi Müslüman olmak çok kolaydır. Bunun için herhangi bir merciye başvurmak, ya da herhangi bir dini tören yapmak gerekmez. Herhangi özel bir zaman ve özel bir mekan da gerekmez. Evrenin her noktası, İslama girmek, İslamı yaşamak ve Allah'a ibadet ve taat yapmak için uygundur. Yeterki temiz olsun.

Çevre, beden ve kalb temizliği, İslamın temelidir. İmandan sonra ilahi terbiyenin ilk basamağı, temizliktir. Onun için bir kişi, Allah'a inanıp kelime-i şehadeti söyleyerek O'nun terbiyesi altına girmeyi kabul ettikten sonra ilk yapacağı iş bir boy abdesti alarak temizlenmek olmalıdır.

İşin özü Allah'ın iradesine teslimiyet olduğundan her işine besmele çekerek O'nun adı ile başlamalı, kalben de her işi O'nun rızası için yapmaya niyetlenmelidir.

Boy abdesti almak için "Bismilllahirrahmanirrahim" diyerek besmele çekmeli, sonra "Niyet ettim Allah rızası için boy abdesti almaya" diye niyet etmelidir. Sonra üç kere ağzına su alarak çalkalamalı, üç kere burnuna su çekerek temizlemeli, sonra da bütün bedenini yıkamalıdır.

Alınan bu "boy abdesti" erkekler için yalnız cinsel ilişki veya vücuttan şehvetle meni çıkması ile bozulur. Cinsel ilişki demek erkeğin aletinin en az baş kısmının kadının fercine girmesi demektir. Meninin şehvetle çıkması da, ister düşünüp hayal ederek, ister rüyada görerek, ister öpüşme veya el ile dokunma gibi sebeplerle olsun şehvetle meninin dışarı çıkması demektir. Böyle durumlarda yeniden boy abdesti alarak temizlenmek gerekir. Kadınların da hayız ve nifas hallerinden sonra aynı şekilde boy abdesti alarak temizlenmeleri gerekir. Daima temiz bulunmaya çalışmalıdır.

Değerli Kardeşim,

Bundan sonra yapılacak ilk iş doğru bir inancın esaslarını öğrenmektir. Başından bu yana belirtiğimiz gibi İslam'ın temeli tevhid inancı ve doğru bir imandır. Doğru iman, Ehl-i Sünnet bilginlerinin kitaplarında bildirdikleri imandır. İmanımızı bu nakli bilgilere göre düzeltmelidir.

Daha sonra, Allahü tealanın yasaklarını ve buyruklarını öğrenerek bunları elinden geldiği kadar yerine getirmeye çalışmalıdır. Bu gayretinde insan ne kadar samimi olursa, dünyadaki olgunluğunu ve mükemmeliyetini o kadar kısa sürede tamamlar. Çevresinde herkes tarafından sevilen, sayılan, doğru sözlü, sağlam karakterli, herkesin kendisine güvendiği, efendi ve edep sahibi örnek bir insan olur.

İmanında samimi olan insan, sözlerinde, işlerinde, sevgi ve muhabbetinde de samimi olur. İnsan imanında ve işlerinde samimi olur ve bildikleriyle elinden geldiği ölçüde Allah'a kulluk görevlerini yapmaya çalışırsa, Allahü teala ona diğer bilmediklerini öğretir. Bilmediklerini öğretir demek, bunları öğrenmesi için gerekli sebepleri yaratır demektir.

Allaha emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş

İSLÂMI ANLAMAK

Değerli Kardeşim,

İnsanı anlatmaya çalıştığım önceki makalelerimde, sizlere, insanın varlık boyutlarından söz etmiş, ve sonra da akıl boyutu ile mânâ (ilâhi terbiye) boyutlarının farkını açıklamaya çalışmıştım.

İnsan, ilk boyutta, madde aleminin fiziksel ve kimyasal niteliklerini kendinde toplar. İkinci boyutta bitkiler aleminin fizyolojik niteliklerini kendinde toplar. Üçüncü boyutta hayvanlar aleminin duygusal ve psikolojik niteliklerini kendinde toplar. Dördüncü boyutta da düşünebilme, karar ve hüküm verme nitelikleri ile de diğer yaratıklardan ayrı insani bir nitelik ve kişilik kazanarak sosyal bir varlık haline gelir.

Kuşkusuz insan bu seviyeye gelinceye kadar, kendisine, harikulade nimetler sağlanmıştır. Sadece bir fizyolojik boyutu tasavvur etmeye çalışın. Onbinlerce kimyasalın görev yaptığı bu mekanizma içinde yalnızca bir tek enzimin, ya da bir tek hormonun görev yapmaması bile insanı ne sıkıntılı durumlara düşürür. Bir guatr hastasının ya da bir şeker hastasının durumunu düşünün. Bağışıklık sistemi görev yapmadığı için helak olan bir aids hastasının durumu düşünün.

Psikolojik boyutumuzdaki nimetleri hatırlamaya çalışalım. En küçük bir dikkat zayıflaması, en küçük bir bellek zayıflığı bile insanı ne sıkıntılı durumlara düşürür. Eski bir arkadaşımızla karşılaştığımız zaman adını hatırlayamadığımızda nasıl ezilip büzülürüz. Biraz iştahımız azalsa, yediklerimizden zevk almaz duruma gelsek, bedenimiz tehlikeye girer. Biraz cinsel heyecanlarımız azalsa neslimiz tehlikeye girer. Bir bilinç kaybına uğrasak, dünyadan haberimiz olmaz. Biraz zeka geriliğine düçar olsak, herkes bize aptal muamelesi yapar.

Bir de akıl nimetinin yok olduğunu düşünün. Düşünemediğimiz, karar ve hüküm sahibi olmadığımız için bizi kimse adam yerine koymaz. Kendimizi idare edemeyiz. Mallarımızı idare edemeyiz. İçinde yaşadığımız toplumla ilişkilerimiz alt üst olur. Bir sözleşme imzalayamayız. Oy kullanamayız. Herhangi birisine bir haber götürsek, verdiğimiz habere bile kimse inanmaz. Bu, ne kötü bir durumdur.

İşte insan, varlığının bu ilk dört boyutunda, kendi Yaratan'ının, rahmet ve merhamet sahibi yüce Allah'ın hadsiz hesapsız ninetlerine mazhar olmuştur. Fakat yazık ki pek çoğumuz, kendimizi dünya heveslerine kaptırmış gidiyoruz. Bu nimetlerin hiç birisinin farkında bile değiliz. Ne zaman ki bu nimetlerden birisi eksilir de, hastane hastane dolaşmaya başlarsak, ancak o zaman bu nimetlerin farkına varırız.

Değerli Kardeşim,

İnsanın yaratıcısı ve onun en büyük dostu olan Ulu Yaratan, akıl boyutuna kadar insanı böylece hadsiz hesapsız nimetlerle donatmıştır. Bu noktadan sonra da, onu olgunlukların doruklarına taşıyarak, onu çok daha üstün ve şerefli kılmak, ona olan bu iyilik ve ihsanlarını tamamlamak istemektedir.

Ancak bu aşamadan sonra gerçekleşecek olan bu ihsanlar, kişinin kendi iradesine bağlı kılınmıştır. Yani bunun için insanın kendi bencilliğinden, kendi kibrinden, kendi kişiliğinden vazgeçmesi ve tamamen Yaratan'ın iradesine teslim ve tabi olması gerekmektedir. İşte bu teslimiyete, kısaca, "İslam" denir.

Geçen makalelerimde size insanı anlatmaya çalışmıştım. Bu makalemde de size, Islamı anlatmaya çalışacağım.

Değerli Kardeşim,

İslam, Arapça kökenli bir kelime olup, "kendisini başkasının eline bırakmak, teslim olmak" demektir. Terim olarak anlamı, evrendeki her nesneyi ve her olayı yaratan, yarattıklarının her ihtiyacını karşılayan, onlara gerekli kuvvet ve enerjiyi veren, onları ayakta tutan, onları dilediği yöne yönlendiren, dilediğini alçaltan, dilediğini yükselten, dilediğini dilediği zaman var veya yok eden, eşi, benzeri, ortağı, yardımcısı olmayan, mülkün gerçek sahibi Ulu Yaratan’a teslim olmak, O'nun iradesine bağlanmak demektir. Kendi nefsinin isteklerine göre değil, Allah'ın irade, buyruk, hüküm ve isteklerine göre yaşamak demektir. Kısacası, kendi canının istediği gibi değil, Allah’ın istediği gibi yaşamaktır İslam.

Bunun da temel öğesi "iman"dır. İnsanın inanmadan, varlığını kabul etmeden, kabul etmediği bir iradeye uyması söz konusu olabilir mi? Onun için din bilginleri, imanı, dinin temeli kabul etmişlerdir.

Değerli Kardeşim,

Dinler, ilahi terbiyenin tecelli sistemleridir. İlahi rahmet, dinler sayesinde, insanın şahsında gözle görülür güzel davranış biçimlerine dönüşür. Dinler sayesinde insan, bencil ve kötü insani kişiliğinden sıyrılarak temiz ve olgun ilahi bir kilişik kazanır.

Ulu Yaratan, kendisi için "Allah" adını uygun görmüştür. Bu güzel ve şerefli ad, O'nun bütün güzel sıfatlarını kendinde toplamaktadır. Onun için bu güçsüz, bu güzel ismi kullanmayı tercih ediyorum.

Allah indinde tek bir din vardır. O da İslamdır. Islam, Allahü tealanın Rab (terbiye edici) güzel adının insan üzerindeki tecellisidir. Allahü teala, insanı varlık olgunluğunun doruklarına taşıyacak olan kendi "terbiye sistemi"nin adını İslam koymuştur. İslam, bir doktrindir. Adem aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama kadar uzanan bir peygamberler zincirinin bizlere tebliğ ettikleri, bir eğitim ve öğreti sisteminin adıdır.

İslam, bir nefis terbiyesi sistemidir. İslam, insanın, kendi nefsinin isteklerine göre değil, Ulu Yaratan'ın isteklerine göre yaşaması demektir. Daha başka bir anlatımla, İslam, insanın, Yaratıcısı ve Terbiye edicisi Allahü tealanın varlığını kabul ederek O'nun hükümlerine boyun eğmesi, Allah'ın isteklerini kendi isteklerinden üstün tutması, kendi isteklerini, Allah'ın istekleriyle sınırlandırması, Allah'ın bildirdiği sınırları aşmaması demektir.

İslam, evreni ve bütün alemleri yaratan, onları varlıkta tutan, Rahmet ve şefkatiyle yarattıklarının bütün ihtiyaçlarını karşılayan, eşi ve benzeri olmayan tek bir Yaratan'a inanarak O'nun hükmüne tabi olmak demektir. Bu şekilde, O'nun isteklerine teslim ve tabi olan kişilere de "Müsliman" denir. Arapça bir kelime olan Müsliman, "teslim olan, teslim olmuş" anlamına gelmektedir.

Adem aleyhisselamdan bu yana, bütün peygamber efendilerimizin bizlere bildirdikleri din İslamdır. Birçoklarının sandığı gibi, Allah elçilerinin her biri ayrı dinler getirmemişlerdir. Aksine hepsi tek bir din olan Islamı tebliğ etmişlerdir. Onların hepsi, müslüman idiler. Hepsi de insanlara bir olan, eşi, benzeri, ortağı olmayan Allah'ı tanıtmak, insanlara kendi nefislerine uymamalarını Allah'ın hükümlerine göre hareket etmelerini bildirmek, onlara doğru yolu göstermek için gönderildiler. Hepsi de haksız yere adam öldürmemeyi, insanların canlarına ve mallarına zarar vermemeyi, zina etmemeyi emrettiler. Hepside yalan söylememeyi, kindarlık yapmamayı, birbirini sevmeyi öğütlediler. Bugün ister dindar olsun, ister ateist olsun, insanların sahip olduğu bütün güzel değer hükümleri bu Allah elçileri vasıtasıyla bizlere ulaşmıştır.

Ancak şu var ki, her bir peygamber, kendi döneminin şartlarına göre değişen bazı hükümler getirmişlerdir. Son peygamber Muhammed aleyhisselam ise, hem önceki zamanlarda ortaya çıkan gerçek dışı yorumları düzeltmek, ve hem de bütün zamanlar boyunca geçerliğini koruyacak ve ebediyete kadar insanları olgunluğa eriştirecek hükümleri bildirmiştir.

Onun için insan, dinin aslına uymak şartıyla, hangi peygambere tabi olursa olsun doğruyu bulur. Ancak bir önceki şeriate tabi olanın bir sonraki şeriatın ortadan kaldırdığı hükümleri dikkate alması gerekir. Son resul Muhammed aleyhisselama tabi olmak ise, tam bir olgunluktur. Hedefe varmak için, en son model arabayı tercih etmek gibidir. Dinin aslına ve hakikatına uymayanlar ise, hangi şeriatte olurlarsa olsunlar sapıtmışlardır.

Değerli Kardeşim,

Sözü fazla uzattık. İnşaallah bundan sonraki mesajlarımda da sizlere İslamı anlatmaya çalışacağım. İslam, aziz bir varlık olan insanın ebedi mutuluk yoludur. Bu yola giren, dünyasını da ahiretini de ihya etmiş olur. Kibirlenip nefsine uyarak sapıtan da kendi zararına sapıtmıştır.

Allaha emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş

KALBİ ANLAMAK

Değerli Kardeşim,

Geçen makalemde sizlere Allah'ın yarattığı büyük gerçekliğin iki yüzünden, Halk ve Emr alemlerinden söz etmiştim. Ve insanın her iki alemden de unsurlar taşıyan küçük bir alem olduğunu söylemiştim.

İnsan beden ve ruh olmak üzere iki unsurdan oluşmuştur. Bunlardan birincisi Halk alemindendir, insanın maddesini temsil eder. İkincisi Emr alemindendir, insanın özünü ve mânâsını temsil eder.

Bu iki faz arasındaki ilişki ve etkileşim kalb yoluyla sağlanır. Kalbten kast edilen, göğsün orta sol tarafında bulunan ve vücuda kan pompalayan et parçası değildir. O et parçasının temsil ettiği manevi güçtür. Buna gönül veya vicdan da denir. Temsili bir varlıktır.

Kalb çok önemlidir. Her iki aleme ait bilgi ve görüntüler kalbde temsil edilir. Bütün bedensel, fizyolojik ve psikolojik boyutların haz ve elem şeklinde beliren izlenimleri kalbde yer aldığı gibi, akıl ve mana boyutlarının ürünleri de kalbde temsil edilir. Kalbde oluşan bu sanal aleme, bu sebeple, misal alemi de denmiştir. Misal alemi, Halk ve Emr alemleri gibi birer gerçekler alemi değildir, onların görüntü ve temsillerinden oluşan sanal bir alem, sanal bir arenadır.

Durumu daha iyi anlatabilmek için günümüz olgularından şöyle bir örnek verilebilir. Şimdi insanı PC adı verilen bir kişisel bilgisayar olarak düşünün. İnsanın bedeni, bilgisayarın hardware adını verdiğimiz mekanik aksamıdır. İnsanın ruhu da software adını verdiğimiz yazılıma benzer. Bedenimizde bulunan yürek adını verdiğimiz et parçasını bilgisayarın monitörüne benzetebiliriz. Yukarıdan buyana anlatmaya çalıştığımız manevi değerlerin temsilcisi olan kalbi de ekranda ortaya çıkan görüntüler gibi düşünebilirsiniz.

Bilgisayarın mekanik aksamında (mesela ekran kartında, güç kaynağında ya da klayvesinde) bir arıza veya mükemmellik ortaya çıktığında, bu, ekrana olduğu gibi yansır. Aynı şekilde yazılımın bütün özellikleri de, onda meydana gelen bütün hata ve iyileştirmeler de, aynı şekilde ekrana yansımaktadır. İşte burada olduğu gibi, bedenimizde ve ruhumuzda olup bitenler de aynı şekilde gönül penceremiz olan kalbe yansırlar.

Bir bilgisayarın kontrol ettiği her şey, ekran görüntüleri üzerinden idare edildiği gibi, bizim de bütün yaşantımız kalbden idare edilir. Kalb iyi olursa, insan da iyi olur. Kalb kötü olursa, insan da kötü olur.

Kalb, sadece Halk ve Ruh (madde ve mânâ) alemlerinin temsil edildiği sanal bir alem değildir. Aynı zamanda her iki alem arasındaki sanal bir geçit noktasıdır. Kalb, madde aleminden mânâ alemine açılan bir penceredir. İnsan kalb penceresi olmadan, ruh (emr) aleminde olup bitenleri görüp kavrayamaz. Onun için kalbi kararmış insanlar, mana alemini göremedikleri için yok sanırlar.

Daha önceki makalemde belirtmiştim. Madde aleminin unsurları, nesnelerdir. Madde alemi, nesne, durum ve olaylardan oluşur. Bu alem, zamanlı, mekanlı, ölçülebilir bir alemdir. Fakat mânâ alemi, böyle değildir. O ruh gibi latif varlıklardan oluşur. Zamanlı ve mekanlı değildir. Bu aleme, yani mânâ alemine ait bilgiler, madde aleminin yol, yöntem ve teknikleriyle elde edilemez. Bu aleme ait bilgiler, ancak kalb yoluyla elde edilir. Bunun da anahtarı imandır. Olaya bilgisayar örneğiyle yaklaşırsanız, imanı, bir programa ulaşmak için gerekli bir "şifre" gibi düşünebilirsiniz. Nasıl o şifre olmadan o programa ulaşılamaz ise, iman olmadan da mânâ aleminin bilgilerine ulaşılamaz.

Kalb, hem madde hem mânâ alemine ait bilgilerin temsil edildiği, sanal bir arenadır, demiştim. Bu arenada her iki aleme ait bilgilerin temsil oranı, imana bağlıdır.

Kalb, imanla dirilir. İmansız bir kalb, yalnızca madde alemine ait bilgi ve görüntülerin temsil edildiği manevi yönden ölü bir kalbdir. Manasını yitirerek yalnızca maddeye ait görüntülerin yer aldığı böyle ölü bir kalbe sahip kişilere, vicdansız veya kalbsiz denir. Böyle kalbsiz kişiler yalnız dünyalarını düşündüklerinden bunlardan her türlü kötülük beklenebilir.

Kalbin manevi dirilişi imanla başlar. Kişi Rabbine inanarak O'na karşı kalbinde zerre kadar bir sevgi hasıl olduğu zaman, şifre çözülmüş, kişinin kalbinde mânâ alemine açılan ilk geçit de yer almış olur. Bundan sonra artık kalbde yalnız madde alemine ait bilgiler değil, mânâ aleminden kalbe gelen bilgiler de temsil edilmeye başlar. Bu bilgilerin kalbe akışı, kişinin imanı oranında olur. Madde alemine ait bilgiler sürekli kalbi huzursuz ettiği halde, mânâ alemine ait bilgiler kalbe huzur ve sükun verir. Onun için imanı zayıf, kalbleri maddi düşüncelerle dolu olan kişiler sürekli huzursuz ve telaşlıdır. İmanları kuvvetlenip kalbleri ferahladıkça, bu insanlarda bariz bir sakinleşme görülür.

Kalb penceresinden mânâ aleminin görülüp ona ait bilgilerin edinilmesinin önündeki en büyük engel, kalbde bulunan madde alemine ait temsillerdir. Bunlar mânâ aleminin önünde bulunan madde alemine ait perdelerdir. Eğer insan, nefsinin arzu ve heveslerine sınırlamalar koyarak kalbdeki bu maddi perdeleri birer birer kaldırırsa, mânâ alemine ait şeyleri de daha net bir şekilde görmek imkanı bulur.

Kalbde bulunan madde alemine ait temsillerin kaldırılması olayına nefsin temizlenmesi denir. Nefsin temizlenmesi insanda egonun yok olmasıdır. Bencilliğinden kurtulan böyle bir insan, artık Rabbini ve O'ndan gelen her bilgiyi daha iyi anlamaya başlar. Gerçek bir imana giden yol, bu temizlikten geçer.

Dr. İsmail Ulukuş

ÂLEMLER

Pek Değerli Kardeşim,

Önceki makalelerimde çeşitli boyutlarıyla analizleyerek, sizlere, insanı anlatmaya çalışmıştım. Gerçekte insan bu anlatılanların da ötesinde şaşılacak özellikleri olan harika bir varlıktır. Fakat insanın bu özelliklerini ortaya koyabilmek için önce insanın içinde bulunduğu maddi ve manevi ortamı iyi anlamak gerekir.

İnsan açısından bakıldığında, Allahü tealanın yarattığı şeyler, biri görünen, diğeri görünmeyen iki büyük alem oluşturur. Bu iki büyük alem içinde de sayısız başka küçük birimler vardır. İnsana gelince, o, kendinde her iki alemden unsurlar bulunduran, ayrı ve küçük bir dünyadır.

Bu iki büyük alemden birisi "halk alemi" dediğimiz, madde alemidir. Madde alemine, "kainat" veya "evren" de denir. İnsanın çevresini oluşturan, maddi ortamdır. Bu alemin en önemli özelliği "mekanlı" ve "zamanlı", dolayısıyle "ölçülebilir" oluşudur.

Zaman ve mekan kavramları, madde alemi yaratıldıktan sonra ortaya çıkmış kavramlardır. Çünkü madde alemi, "nesneler", "durumlar" ve "olaylar"dan ibaret bir alemdir.

Katı nesnelerin üç boyutlu oluşları ve boşluk içinde bir yer işgal etmeleri kendiliğinden zihinlerde "mekan" kavramının gelişmesine yol açmıştır. Nesneler bir mekan içinde yer alınca da, kendiliğinden bir nesnenin diğerine göre durumunu anlatmak için önde, arkada, yukarıda, aşağıda gibi konumlarını anlatan kelimeler kullanılmak durumu hasıl olmuştur. Nesnelerin biri diğerine göre farklı değerler taşıma durumunda oldukları için de kendiliğinde büyük, küçük, yüksek, alçak, ağır, hafif gibi başka niteleyici kelimeleri kullanmak durumu ortaya çıkmıştır. Ne kadar? sorusu sorulunca da kendiliğinden bu büyüklüklere birer ölçü bulup bu ölçüye göre "şu kadar büyük", "bu kadar önde" demek ihtiyacı ortaya çıkmıştır. İşte onun için bu alem "ölçülebilir" bir alemdir.

Bu nesneler aleminin bir diğer özelliği, konumların ve durumların sabit olmayıp sürekli değişmesidir. Nesnelerin konum, hacım, ağırlık, renk, tat gibi durumlarında değişmeler ortaya çıkınca kendiğinden "değişen bir durumdan" yani bir "olay"dan söz etmek gerekmiştir.

Bu olaylar incelendiğinde de, bazı olayların, önceki başka bazı olaylara bağlı olarak geliştiği, hatta bazı olayların ard arda gelerek bir zincir oluşturdukları görülmüş, dolayısıyla bir "sebeplilik" kavramı belirmiştir. Güneşin doğup batması gibi sürekli tekrarlanan bazı olaylar da zihinlerde kendiliğinden "zaman" kavramının gelişmesini sağlamıştır.

Değerli Kardeşim,

Bunları neden ayrıntılı bir şekilde anlatıyorum? Bunları şunun için anlatıyorum ki insanların çoğu Yaratan'ın zamansız ve mekansız oluşunu bir türlü kavrayamıyorlar. İşte onun için "zaman", "mekan" ve "ölçü" kavramlarının madde aleminin yaratılmasından sonra ortaya çıkan kavramlar olduğunu ve yalnız madde alemine has olduklarını iyi kavramak gerekir.

Allahü tealanın yarattığı iki büyük alemden ikincisine "emr alemi" denir. Buna "ruhlar alemi" veya "melekut alemi" de demişlerdir. Bu alem, madde alemi gibi zamanlı ve mekanlı bir alem değildir. Dolayısıyla "ölçülebilir" bir nitelikte de değildir. Yani bu alem, "zamansız", "mekansız" bir alemdir ve madde alemine ait araçlarla tesbit edilip "ölçülemez". Kuşkusuz onun da kendine göre farklı değerlendirme yöntem ve ölçüleri vardır.

Madde aleminin unsurları nesnelerdir. Nesneler, insan tarafından görülebilen ve ölçülebilir belli nitelikleri olan şeylerdir. Bilimsel bilginin temeli, nesnelerin niteliklerini, bunların durumlarındaki değişmeleri, ve olay adını verdiğiniz bu değişmelerin birbirleriye ilişkilerini belirlemeye dayanır.

Emr aleminin unsurları ise ruhlar gibi latif şeylerdir. Bunlar, insanlar tarafından görülemez. Varlıkları, özellikleri, sahip oldukları çeşitli nitelikler, madde aleminin tesbit ve ölçü aletleriyle belirlenemez. Madde aleminin ölçü aletleri, ancak maddeyi ve bunların maddi olan niteliklerini tesbit etmek geliştirilmiştir.

Birçok insan mânâ aleminin varlığını ve niteliklerini, madde alemine mahsus araçlarla tesbit etmeye çalışıyorlar. Tabii bir şey tesbit edemiyorlar. Bir şey tesbit edemeyince de onu yok sanıyorlar. Sonra da ateist olup çıkıyorlar. Bu, gözüyle bir buz parçasına bakan insanın onu var sayıp, sonra aynı gözle havaya baktığında oradaki su buharını göremeyince onu yok sayması gibi çok akılsızca bir şeydir. Bunlar farklı fazlarda olan şeylerdir ve varlıklarına ait bilgiler ancak farklı yöntemlerle elde edilir.

Yukarıda verilen örnekten de anlaşılacağı gibi, kuşkusuz, farklı bir fazı temsil eden mânâ alemine ait bilgiler, madde alemine ait bilgi edinme yöntemleriyle elde edilemez. Madde aleminin kendine has bilgi edinme yöntemleri olduğu gibi, mânâ aleminin de kendine has yol ve yöntemleri vardır. Mânâ alemine ait bilgiler, ancak bu özel yöntemlerle elde edilir. Ancak bu yöntemlerin hepsinin temelini iman oluşturur. İman olmadan mânâ gerçekliklerine asla ulaşılamaz.

Değerli Kardeşim,

Halk alemi ve Emr alemi, yaratılmış gerçekliklerin iki ayrı yüzünü oluşturur. Bir de bunların arasında, her iki alemin de temsilcisi olan insanda, iki alemden değişik simgeler şeklinde ortaya çıkan sanal bir alem vardır. Bu sanal aleme, "misal alemi" derler. Rüyalar, misal aleminden tipik örneklerdir. Misal alemi bir hakikat alemi değildir. Misal alemi, her iki alem gerçekliklerinin ses ve görüntü olarak temsil edildiği, hayal, tasavvur ve düşlerden oluşan temsili bir alemdir. Tıpkı eşyaların aynadaki görüntüleri gibi. Allah nasip ederse bir sonraki makalemde sizlere ondan ve mânâ alemine ait bilgilerin elde edilmesinden söz edeceğim.

Şimdilik Allaha emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş

İNSANIN AKIL VE MÂNÂ BOYUTLARI

Değerli kardeşim,

Bir önceki makalemde sizlere insan varlığının beş boyutundan söz etmiştim.

Bunlardan Madde boyutu, Fizyolojik boyut ve Psikolojik boyut, hayvanlarda da bulunur. Diğer iki boyut, yalnız insana mahsustur. İnsani davranışların temelini oluşturması nedeniyle bu son iki boyut üzerinde biraz daha durmak istiyorum.

Dördüncü boyut olan "akıl" boyutunda, aklın devreye girmesiyle, insan kişilik kazanır. Çünkü akıl, bir düşünme, analiz ve sentez yapma, karar ve hüküm verme mekanizmasıdır. Onun için bu boyut insanın "kişilik" kazandığı, kendi serbest iradesiyle, kendi hüküm ve kararlarıyla hareket ettiği bir boyuttur. Ancak bu boyutta, henüz, ilahi terbiye gerçekleşmediği için, kişinin davranışlarına, nefsin heva ve arzuları hakimdir. Yani kişi karar ve hükümlerini verirken, tamamen kişisel iradesini, kendi heves ve arzularını esas alır.

Onun için bu boyutta, kişinin isteklerine uygun düşen "iyi", bu isteklere ters düşen "kötü"dür. Bu sebeple kişi, çifte standart sahibi olmaktan kurtulamaz. Çünkü aynı durum, belli bir zamanda, kendi kişisel çıkarlarına uygun düştüğü için "iyi" olduğu halde, bir başka zamanda, bu kişisel çıkarlara ters düştüğü için "kötü" olur.

Bu boyutun bir başka özelliği, mal, mevki, para düşkünlüğüdür. Bu boyutta kişi, davranışlarının temel yönlendiricisi olarak nefsinin heves ve arzularını esas aldığından, nefsin bu isteklerini gidermeye yönelik her şey, çok büyük bir önem kazanır. Nefsinin arzularını doyuran her şeye karşı, kalbinde, çok büyük bir sevgi hasıl olur. Mal, mevki ve para gibi şeylere olan bu aşırı sevgi ve düşkünlük, sahibinin gözünde bunları ilahlaştırır. Diğer insanlara karşı, onu, acımasız ve merhametsiz bir hale getirir.

Bu boyutttaki insanın sıkıntıları ve telaşı hiç bitmez. Çünkü nefsinin isteklerine uyan dördüncü boyuttaki insan, ömrünün her anını, nefsin bitmek tükenmek bilmeyen bu arzularını doyurmaya çalışarak geçirir. Halbuki insanın ihtiyaçları sonsuzdur. Bu ihtiyaçların insan nefsinde oluşturduğu arzu ve hevesler de sonsuzdur. Onun için her canının istediğini yapmaya çalışan bir insanın sıkıntıları hiç biter mi?

Bu boyuttaki en önemli bir özellik de kibirdir. Kibir, kendisini başkalarından üstün görmek, demektir. Bu, gerçekte, nefis odaklı olmanın tabii bir sonucudur. Çünkü nefis, gerçekleri, kendi heves ve arzularına göre değişdirir. Ve kendisini, her şeyden ve herkesten üstün görür. Bu heves ve arzuların insana yaptıramayacağı şey yoktur.

Bu boyuttaki insan gerçek anlamda bir "sevgi"yi de bilmez. Çünkü onun sevgisi yalnız kendi nefsine ve onun heves ve arzularınadır. Onun için kendine hoş gelen, kendi arzularını tatmin eden herkesi ve herşeyi sever. Ama kendisine biraz sıkıntı veren bir şey olsa, hemen ondan uzaklaşır. Herhangi bir isteğini yerine getireni sever, isteğini yapmayandan nefret eder.

Onun için insanların çoğu, isteklerini yerine getirdiğiniz sürece gayet iyidirler. İnsanın iyisi ve kötüsü, herhangi bir isteğine karşı koyduğunuz zaman anlaşılır.

Kısaca dördüncü boyuttaki insan kişilik sahibi, fakat bencil, cimri, gaddar, sıkıntılı, sevgisiz bir insandır. Her ne kadar toplumda yerleşik değer yargılarından aldığı davranış kalıplarıyla iyi bir insan gibi görünmeye çalışsa da, bu görüntülerin altında daima bir bencillik (egoizm) vardır. Davranışları, daima bir sahtelik ve yapmacıklık kokar.

Kişi, kendi Yaratan'ına inanıp O'nun iradesine teslim ve tabi olmayı kabul ettiği an herşey değişmeye başlar. Bu an, insanın, olgunluğa ilk adımını attığı andır. Beşinci boyut, burada başlar.

Sevgili Kardeşim,

Beşinci boyut olan "mânâ" boyutu aslında, kurallarını Allahü tealanın koyduğu, bir ilahi eğitim sürecidir. Bu, sürece din denir. Din, Allahü tealanın bir rahmet ve lütfudur. Yazık ki bu rahmet ve lütuftan, yalnız, Allah'a ve ahiret gününe inananlar yararlanır. Bu rahmet, yalnızca, kendi gönül rızası ile Allah'a tabi ve teslim olanlar içindir. Çoğu insan, nefislerinin heves ve arzularına o kadar kendilerini kaptırmışlardır ki, Yaratan'ın bu lütuf ve ihsanının farkında bile olmazlar.

İnsanların bu rahmet ve ihsandan mahrum kalmalarının en önemli sebebi, kuşkusuz, kibirdir. Kibir, her türlü hayrın önündeki en önemli engeldir. En kötü kibir ise, insanın Yaratan'ına karşı kibirlenmesidir. Birkaç dakika oksijensiz kalsa yok olup gidecek olan aciz bir yaratığın, kendini yaratan, ayakta tutan, her türlü ihtiyaçlarını karşılayan Yaratan'ına karşı kibirlenmesi ne akılsızca bir şeydir!...

İşte, insan, kibrinden ve kendi iradesinden vazgeçip, Allah'a inanarak, kendi rızasıyla O'nun iradesine tabi olmaya başlayacak olursa, manevi bir yükseliş ve olgunlaşma sürecine girer.

Bu yükseliş ve olgunlaşma sürecinin yöntemi, Yaratan'ını her an hatırında tutmak, riyazet ve mücahade yapmaktır. Riyazet, nefsin istediği şeyleri (yasaklanan şeyleri) yapmamak, mücahede, nefsin istemediği şeyleri (ibadet ve taatlari) yapmak demektir.

Riyazet ve mücahede yaparak bu yükseliş tamamlandıkça insanın letafeti, zerafeti, olgunluğu artar. Gerçek mânâda insan olmaya başlar. Yavaş yavaş kalbindeki nefsin bitip tükenmek bilmeyen istekleri azalır. Kişi, zamanla egosundan, bencilliğinden kurtulur. Kalbindeki mal, mevki, para gibi dünyalıklara karşı olan bağlılık ve sevgi yok olur. Kalbdeki bu sahte ilahların yerini, gerçek bir ilah olan lütuf ve ihsan sahibi Allahü tealanın sevgisi alır.

Kişi, Rabbine olan inancında ne kadar samimi olursa, O'nun buyruklarını yerine getirmede ne kadar istekli olursa, bu süreç de o kadar çabuk tamamlanır.

Kalbde diğer sevgi ve bağlılıklar yok olup oraya Allahü teâlâ'nın sevgisi yerleşince artık herşey değişir. Ben bu durumu, tıpkı, yerşeyi yiyip bitiren obur bir tırtılın başkalaşıp çiçekten çiçeğe rayiha taşıyan zarif bir kelebek haline gelmesine benzetiyorum. Bu süreç tamamlandıktan sonra, kibrin yerini tevazu, sertliğin yerini yumuşaklık, merhametsizliğin yerini acıma, edepsizliğin yerini utanma, zulmün yerini ihsan, nefretin verini sevgi alır. Beşinci boyuttaki bu sevgi, dördüncü boyuttaki sevgi gibi değildir. Gerçek bir sevgidir. Dünya menfeati için gösterilip sonra o menfeat bitince kayboluveren sevgiler gibi değildir.

Sevgili Kardeşim,

Bu sürecin sonunda ulaşılan en önemli sonuç, iman-ı kâmil ve ona bağlı olan kalb huzurudur. Tevekküldür. İnsanın Rabbini bilmesidir. Bir insan için bilgilerin en değerlisi, Marifetullahtır. Marifetullah, kişinin Rabbini bilmesi demektir. İnsan bunun için yaratılmıştır. Sosyalist mantalitenin sandığı gibi din bir afyon değildir. Din insanın Rabbinin terbiyesinden geçerek "gerçek bir insan" olması demektir. Eğer insan bu terbiyeden geçmeyecek olursa, akıllı bir varlık olmasına rağmen, aklını hep kötülükte kullanan, bencil, pinti, tutarsız, edepsiz, acımasız, hak hukuk bilmeyen, zalim, gaddar bir varlık olup çıkar. Hatta bazen o kadar gaddarlaşır ki hayvanlar bile onun yaptığını yapmaz. Dinden mahrum bırakılan toplumlarda, kötülüklerin önü alınamaz. Toplum, birbirini ezmeye çalışan insanlarla dolar taşar. Onun için din bir afyon değil, insanın mükemmmeliyet iksiridir. Dini samimiyetle yaşayan toplumlarda hep huzur ve mutluluk vardır. Dinden uzaklaştırılan, ya da dini samimiyetle yaşamayan toplumlarda, karmaşa ve huzursuzluklar kol gezer.

Din sayesinde insan, kendini tanır, Rabbini tanır. Kalb huzuru, moral ve güzel ahlak sahibi, aziz bir varlık olur.

Allah'a emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş

İNSANI DOĞRU ANLAMAK

Merhaba Değerli Kardeşim,

İnsan, evrendeki değerlerin merkezinde yaratılmıştır. O yaratıkların en şereflilerinden biridir. O, aziz ve muhterem bir varlıktır. Eğer insanı doğru şekilde anlayabilirsek, birçok şeyi doğru şekilde anlamak mümkün olur.

En basit bir cismi, mesela bir kibrit kutusunu bile doğru şekilde anlayabilmek için onu (en, boy, yükseklik gibi) bütün boyutlarıyla bilmek gerekir. Bunun gibi, insan da ancak tüm varlık boyutlarıyla değerlendirilirse onun gerçek hali ortaya çıkar.

İnsan denen varlığın beş varlık boyutu vardır.

Bu varlık boyutlarının başında "Madde" boyutu gelir. İnsanın öldüğü zaman mezara konan cesedi, onun madde boyutunu temsil eder. İnsanın madde boyutu, tıpkı diğer maddeler gibidir. Bir ağırlığı, bir hacmi, bir rengi vardır. Fiziksel ve kimyasal olarak analizlenebilir. Başka maddelere uygulanan bütün işlemler, buna da uygulanabilir.

İkincisi, "Fizyolojik Olaylar" boyutudur. Bu boyut, insanın bitkisel hayat boyutudur. Koma halindeki bir kişi, bu boyutu temsil eder. Fizyolojik boyut, insanda canlılık olaylarının (metobolik olayların) başladığı boyuttur. Canlılık olayları denince, enerji üreten mekanizmalarla (katabolizma), bu enerjiyi kullanan biyosentez mekanizmaları (anabolizma) anlaşılır. Bu iki mekanizma arasındaki enerji transferini, ATP denilen koenzim sağlar. Burada ATP'den başka daha binlerce enzim, coenzim, çeşitli kimsasal bileşenler, aktarıcılar ve bunları yöneten yüzlerce hormondan ibaret büyük bir madde ve iyonlar kümesi rol oynar. Bu, çok karmaşık, dinamik ve anlaşılması güç bir organizasyondur.

İnsanın varlık boyutlarının üçüncüsü, "Psikolojik Olaylar" boyutudur. Bu boyut, hayvani hayat boyutudur. Akıldan yoksun bir deli, bu boyutun tipik bir temsilcisidir. Bu boyut, ruhsal olayların başladığı boyuttur. Bu boyutta, bilinç vardır. Haz ve elem şeklinde ortaya çıkan duygular, heyecanlar, tutkular vardır. Dikkat vardır. Çevreden gelen duyumları algılama vardır. Bilgi ve fikir oluşturma vardır. Bunları saklama (bellek) vardır. Tanıma, çevreden gelen etkilere tepki verme ve zeka gibi ruhsal etkinlikler vardır.

İnsanın varlık boyutlarının dördüncüsü, "Akıl boyutudur". Bu boyut, insani hayat boyutudur. Aklı ile her olayı değerlendirip her şeyi idare eden bir insan, bu boyutun tipik temsilcisidir. Akıl, bir düşünme, bir analizleme ve sentezleme, ve bir karar verme mekanizmasıdır. Akıl, insanı diğer hayvanlardan ayıran bir özelliktir. Eğer insanın aklı olmasaydı, diğer herhangi zeki bir hayvandan hiç bir farkı kalmazdı.

Akıl, bir ölçme ve değerlendirme mekanizması olduğu için, o, eline hangi ölçü verilirse, ona göre değerdirme yapar. Bu boyutta, insan, kendisine henüz ahlaki değerler verilmediği için, genellikle "kişisel çıkar" ölçüsünü kullanır. Ona göre kişisel çıkarlarına uygun olan "iyi", kişisel çıkarlarına ters düşen "kötü"dür.

Akıl bir karar verme mekanizması olduğu için, bu boyuttaki insan, aynı zamanda, irade ve rey sahibi, yani "kişilik" sahibi bir insandır. Kendine göre istek ve arzuları olan, kendine göre görüşleri olan, ve çevresini kendi isteklerine göre değiştirmeye, yönlendirmeye çalışan bir insandır.

Fakat insanı, insan yapan asıl boyut, beşinci boyuttur. Beşinci boyut, "Mânâ ve Ahlâk" boyutudur. Bu boyut, ilahi hayat boyutudur. Olgun, merhametli, edepli, güzel ahlak sahibi bir insan, bu boyutun tipik temsilcisidir. Bu boyut, insanın, Yaratıcısı tarafından eğitilerek, yani Rabbinin terbiyesinden geçerek, önceki "insani kişilik"ini yitirip onun yerine "ilahi bir kilişik" kazandığı bir boyuttur.

Bu boyutta artık aklın ölçüsü değişmiş, "kişisel çıkar" ölçüsünün yerini "ilahi rıza" ölçüsü almıştır.
İnsanın beşinci boyuta geçmesiyle hayatında birçok şey değişir. İnsan, bir önceki boyuttan tamamen ayrı, işlerinde acele ve telaş olmayan, mütevekkil, olgun, merhametli, cömert, adaletli, ihsan sahibi, sabırlı, yumuşak huylu, ağırbaşlı, doğru sözlü, edepli, latif bir varlık haline gelir. Kısaca "gerçek insan" olur. Bu, insanın Rabbinin terbiyesinden geçerek, O'nun ve değerli elçilerinin ahlakı ile ahlaklanması sonucu ortaya çıkan bir durumdur. İşte böylece beşinci boyuta yükselen bir insan, artık, aziz ve muhterem bir varlıktır. Bu durumuyla insan, Rabbinin, yeryüzündeki halifesidir.

Sevgili Kardeşim,

Kuşkusuz, insanın, beşinci boyutun getirdiği bu yüksek karakter ve ahlâka ulaşması, öyle kolay olmaz. Bu, inişleri çıkışları olan uzunca bir yoldur. Burada yolculuğun hızlı ya da yavaş olması önemli değildir. İnsan, bu yola girdikten sonra, er veya geç hedefe varır. Burada en önemli husus, önce insanın, kibirlenmeyi bir tarafa bırakarak, tevazu ve alçak gönüllülükle, Rabbinin terbiye ve eğitimine girmeyi kabul etmesidir.

Tabii bunun için önce Ulu Yaratan'a inanmak ve O'nun varlığını kabul etmek gerekir. İnsanların çoğu "Biz Allah'a inanıyoruz" derler. Fakat çoğu bunda samimi değildirler. Halbuki bütün evreni yaratan, ve onu dilediği şekilde idare eden bir tanrıya inanmak için o kadar çok sebep vardır ki...

Dr. İsmail Ulukuş

24 Nisan 2006

Hoş Geldiniz

Dedenin yerine hoş geldiniz. Dedeniz, bundan böyle burada sizinle beraber olacak. Olaylar karşısında duygulandığı zaman duygularını, herhangi bir konuda aklına bir fikir geldiği zaman düşüncelerini ve çeşitli konular üzerindeki görüşlerini burada sizinle paylaşacak. Bazen de herhangi bir konuda sizin görüş ve düşüncelerinizi alacak.

Dedenin yerini zaman zaman ziyaret etmeyi unutmayın.